GEZİ-YORUM

Filistin(2) Beytüllahim ve El-Halil

Afra Nur KAYABAŞLI

 

Es-Selam, “Gez Dünyayı Gör Dünyayı” sloganı ile yine, yeniden beraberiz. Filistin Memleketname’sinin ilkinde beraber Kudüs’ü gezmiş idik. Şimdi ise Beytüllahim ve El-Halil şehirlerini gezip göreceğiz.

BEYTÜLLAHİM

 

Damascus kapısının hemen karşısında bindiğimiz otobüs ile Beytüllahim’e doğru yola çıktık. Otobüsün şoförü bizi görünce hemen Türkiye’den mi geldiniz diye sordu. Türk olduğumuzu öğrenince çok sevindi. Ve hemen bize kahve ısmarladı 🙂 Yolculuğumuz muhabbet ederek devam etti. Türkleri çok sevdiklerini, Erdoğan’ı kurtarıcı olarak gördüklerini ve çok iyi bir lider olduğunu düşündüklerini anlattı. Aşağıda gördüğünüz fotoğrafı sizler için çektim. Abi çeviriye yazarak bize düşüncelerini tam olarak anlatmak istiyordu. ‘Biz Türkiyeliyiz, ve sizin için en iyiyi temenni ediyoruz, sizi Başkan Recep Tayyip Erdoğan kurtaracak’. Buna yakın bir şeyler söyledi 🙂 Yedi günlük izlenimlerimiz sonucu Filistin Müslüman halkının Türkiye’ye ve Türk halkına olan güveni ve inancını çok iyi gördük.

 

 

Çok uzun sürmeyen bir yolculuğun ardından Bethlehem’e vardık. Bethlehem şehri Filistin sınırları içinde kalan bir şehirdir. Ben Filistin\İsrail’e gitmeden önce arada bir ayrım olduğunu bilmiyordum. Ama ciddi ciddi Filistin ve İsrail arasında kontrol noktaları var. Bethlehem’e giderken bu noktadan geçerek İsrail topraklarından Filistin topraklarına geçmiş oluyorsunuz. Normal sınır kapılarından biraz daha farklı olarak, İsrail topraklarından çıkışta pasaport kontrolü yapılmıyorken girişte ise istedikleri araçları ve ayrıca tüm otobüsleri durduruyorlar. Bu kontrol noktasının bir resmiliği yok. Tamamen İsrail Devleti’nin kendi isteğine göre sınırlarını çizdiği ülkeye geçiş noktası. Ayrıca pasaporta herhangi bir damga işlenmiyor. Şehir çoğunluklu olarak Hristiyanların ayrıca da Müslümanların yaşadığı bir şehir. Mimari yapılara dikkat ettiğinizde Hristiyan mimari izlerini görüyorsunuz zaten.

Şimdi biraz da şehirde nereleri görebiliriz ona bakalım..

 

 

Doğuş Kilisesi; Bölgeye gelen Hristiyanların muhakkak uğradığı bir yerdir burası. Konstantin ve annesi Kutsal topraklara doğru yola çıkarlar. Ve burada gördükleri kutsal yerlere kilise ve bazilika yaptırırlar. Doğuş Kilisesi de 327 yılında İsa’nın doğduğu düşünülen mağaranın üzerine Konstantin ve annesi tarafından inşa edilmiştir.

 

Biz nasipli insanlar olarak her kilise de olduğu gibi burada da ayine denk geldik 🙂

 

Fotoğrafta gördüğünüz on dört köşeli gümüş yıldız; İbrahim’den Davut’a kadar on dört nesli, Davut’tan Babil sürgününe kadar on dört nesli ve Babil sürgününden İsa’nın doğumuna kadar on dört nesli temsil ettiği söyleniyor. Yıldızın etrafında “Burada İsa, Bakire Meryem’den doğdu” yazdığını da bu yazıyı yazarken yaptığım araştırmalardan öğrendim.

 

Ömer Camii; Kutsal Doğuş Kilisesi’nin hemen karşısında  yer alan Ömer Camii, 1860 yılında inşa edilmiştir. Kudüs’ü fetheden Halife Ömer’in adı camiye verilmiştir. Bizim gibi sabahın en erken saatlerinde yollara düşüyorsanız eğer Ömer Camii gibi bazı camii ve kiliselere de açık olmadığı için giremeyebilirsiniz.

 

Bethlehem’de birçok kilise ve yapı mevcut. Bunlardan bazıları; Süt Mağarası, Çobanların Alanı Kilisesi, Burak Kalesi vb. Vaktinizin bolluğuna göre buraları da ziyaret edebilirsiniz.

 

Son Utanç Duvarı; Bizim için, özellikle de annem için bu şehir İsrail’in ördüğü duvarı görmek açısından çok önemli idi. Utanç Duvarı; İsrail’in 2002’de örmeye başladığı bir duvar. İlk başta Filistinli intihar bombacılarına karşı önlem alınmak için örüldüğü söyleniyor. Duvarın inşası bittiğinde Batı Şeria’nın yüzde seksen beşi İsrail tarafında kalmış olacak. 5 metre uzunluğunda olan bu duvarın üstünde bulunan teller elektrikli. Duvar bittiğinde toplam uzunluğunun 760 km olacağı düşünülüyor. Filistin ve İsrail’i ayıran bu duvar sebebiyle Kudüs şehri de Filistin toprakları tarafında değil, İsrail toprakları tarafında kalıyor. Ayrıca duvarın üzerinde birçok grafiti/sokak sanatı tasarımları mevcut. Aslında bu şehrin her yerinde grafiti var. Ama asıl grafitiler İsrail’in ördüğü bu duvar üzerine yapılmış.

 

 

EL-HALİL

Bethlehem’den sonraki durağımız El Halil şehri oluyor. Şehir, Kudüs’ten sonra Yahudi ve Müslümanların beraber yaşadığı iki şehirden birisi imiş. Şehir Yahudi işgali altında. Çarşıda aracımızdan indikten sonra Arap kahvesi eşliğinde dolaşıp, şehri biz Müslümanlar ve Yahudiler için anlamlı kılan İbrahim Camisine gidiyoruz. İbrahim peygamber, oğlu İshak Peygamber ve torunları Yakup ve Yusuf Peygamberlerin mezarları da burada bulunuyor. Bu Peygamberler eşleri ile beraber gömüldükleri için Çifte Mezarlar Mağarası da deniliyormuş buraya.

Şehrin işgal altında olduğunu söylemiştik. Mahallelere girebilmek için kontrolden geçiyorsunuz. Sokakların arasına demir parmaklıklı geçiş kapıları yapmışlar. Kapıları kamera ile kontrol ediyorlar. İçeri girmeden ayrıca pasaport kontrolünden de geçiyoruz. Bir sokağa girmek için geçtiğimiz kontrolden sonra kısa süreli şok geçirdik diyebiliriz. Burada yaşayan insanların bu uygulamaya her an maruz kaldıklarından dolayı psikolojilerini düşününce durumun zorluğu bir kere daha gün yüzüne çıkıyor.

 

 

İbrahim Camisine gitmek için geçtiğimiz barikatın ardından karşımıza çıkan sokaklar sakin, sakin demekle olmaz oldukça kimsesiz. Açık bulunan dükkan sayısı o kadar az ki, hiç görmedik desek yeri olur. Sokaklarda çocuklar ellerinde bölgeye has anahtarlıklar, bileklikler satıyor. Barikatın arkasında ise sanki hayat yok.

 

İbrahim Camii; Üç dört dakikalık yürüyüşün ardından varıyoruz camiye. Şaşıracağımız bir olay daha karşılıyor bizi; Camiye girişte yapılan pasaport kontrolü. Bölge halkı kimliklerini göstererek girebiliyor camiye. Bizler ise pasaport göstererek. Hayatımda ilk defa bir camiye pasaport kontrolünden geçerek girmenin verdiği acı bir his oluşuyor. Bu kontrolünde ardından çok şükür diyerek camiye giriyoruz.
İbrahim camisinin şöyle bir hikayesi var; 25 Şubat 1994’de Yahudi ve Müslümanların dini bayramlarının denk geldiği bir günde Yahudi bir şahıs otomatik silahla camiye giriş yaparken içeride bulunan 30 Müslümanı öldürüp, onlarca Müslümanı yaralıyor. Saldırgan orada linç ediliyor. Olaydan sonra kapatılan cami, 9 ay sonra üçte ikisi Havra olarak kullanıma açılıyor. Müslümanlar için ayrılan üçte birlik kısım o günden beri İsrail tarafından kameralarla gözetleniyor. Ayrıca az önce konuştuğumuz girişte bulunan kontrol cihazları da o zaman eklenmiştir.
Cami bugün hala üçte ikisi Sinagog, üçte biri Mescid olarak kullanılıyor. Arada cami ve sinagogu ayıran bir kapı var. Bir tarafında Yahudiler ibadetini yaparken diğer tarafta Müslümanlar ibadetlerini yapıyorlar.

 

 

Müslümanların tarafında kalan İbrahim Peygamber ve eşi Sare ile İshak Peygamber ve eşi Refika’nın kabirlerini ziyaret ediyoruz. Yusuf Peygamber, Yakub Peygamber ve eşinin kabirleri ise Yahudilerin tarafında kaldığı için ziyaret edemiyoruz. Bazı özel günlerde ziyarete açılıyormuş, bize denk gelmedi maalesef.

 

 

Selahaddin Eyyübi’nin babası yaşlılıktan ötürü Kudüs seferine katılamayınca, elinden gelen şeyi yani üç adet mihrap yapmıştır. Bu mihrapların biri El Halil’de İbrahim caminde, biri Mescidi Aksa’da diğeri de Şam Eyyûbî caminde bulunuyor. Bugün İbrahim camisinde bulunan bu mihrap, Kudüs’ün fethi zamanında yapılan 3 mihraptan birisidir.

 

Türkiye’den ayrılmadan önce buradaki çocuklarla beraber Filistinli çocuklar için hazırladığımız mektupları da El Halil’de dağıttık. Aynı şekilde Önceden hazırladığımız bileklik ve balonları da… El Halil’li bir kardeşimiz ile beraber parktaki çocuklara Türkiye’den gelen mektupları dağıtmak çok güzel bir duyguydu. Onların gözlerindeki sevinç her şeye değer.

 

El Halil, zihnimizde silinmeyecek izler bırakıyor. Ve mektuplarımızı sahiplerine ulaştırdıktan sonra Kudüs’e doğru yola çıkıyoruz. İki araç değiştirerek Kudüs’e varıyoruz. Ama önce yukarıda bahsettiğim Filistin İsrail geçiş noktasına yeniden değinmek istiyorum. Otobüsle geçerken, yani İsrail topraklarına giriş yapılırken İsrail askerleri kontrol yapıyor otobüslerde. Bizi kontrol eden asker ülkeye giriş kartlarımızda fotoğraf olmadığını söyleyerek bizi bekletti. Kartlarımıza hiçbir sıkıntı olmamasına rağmen akşam saatlerinde bir buçuk saate yakın bizi beklettiler. Tabi bu arada otobüsümüzde gitti. Durumu ısrarla açıklamamıza rağmen polis bizi bırakmadı hatta üstüne üstlük bir grup askeri de çağırdı 🙂 Olayın gıcıklıktan ibaret olduğunu fark edince konsolosluğu arayacağımı söyledim ve polis ‘sakin ol’ dedikten on dakika sonra ‘gidebilirsiniz’ dedi. ‘Problem nedir’ diye sorunca da ‘problem yok’ dedi. Velhasıl gerek Kudüs’te gerek başka bir şehir veya havalimanında askerlerin yaptığının psikolojik baskıdan ibaret olduğunu anladığımız bu uygulamayı da anılarımız arasına katmış olduk. Anladık ki, onlar bizlerin orada bulunmasından ve oraya gitmemizden rahatsızlar ve bunu gözlerinden çok rahat bir şekilde okuyabiliyorsunuz. O gün, geçiş noktasında yaşadığımız yağmur ve rüzgârda bizi bekletmelerinin psikolojik boyutu dışında bir şey göremiyoruz. Peki bu bizi yıldırır mı? Tabi ki de hayır 🙂 O zaman Filistin’e gitmeye, daha çok gitmeye, hep gitmeye devam 🙂

 

Kontrol noktasında yaşadığımız ilginç durumdan sonra Kudüs’e geldik. Kudüs’te bize yardımcı olan, nereye gidecek olsak otobüs numaralarına kadar söyleyen arkadaşlarımız vardı. Orada hem Filistinli hem de Türk bir sürü güzel insanla tanışıp heybemize kattık. Güzel insanlarda birisi de İmad Dayı’dır. İmad dayının Eski Şehir bölgesi içinde dükkanı var. Dükkanının altında bulunan tünellerden ötürü İsrail bu dükkanı milyonlar teklif ederek satın almak istiyor. Fakat İmad Dayı, diğer esnaf ve halk kendi aralarında topraklarını İsrail’e satmamak için söz vermişler. İmad Dayı Eski Şehir’in içinde bulunan dükkanında çok az ürün ile bakkal malzemeleri satıyor. Dükkânı epey geniş, arka tarafını da Türkler için ayarlayacağını söyledi. Kudüs’e yolunuz düşerse İmad Dayı’ya muhakkak uğrayın çayını için deriz 🙂

 

Yukarıda halkın birbirine söz verdiğini söylemiştik. Aksa avlusunda tanışıp evine misafir olduğumuz bir aile oldu. Evin babası on gün önce vefat etmiş, vefat etmeden önce uzun yıllar boyunca ayağı sakat imiş ve tüm bunlara rağmen sabah namazı dahil tüm namazları Aksa avlusuna gider imiş. Özellikle sabah namazlarında ayağı sakat olmasına rağmen tekerlekli sandalye ile cami açılmadan orada olurmuş. Eski Şehir’de ki evlerini almak için İsrail onlara da yüklü miktarda para teklif etmiş. Hatta en son, ‘evi bize satarsanız bir oda dolusu para veririz’ demişler. Fakat ne teklif edilirse edilsin halk evlerini ve dükkanlarını satmamakta ısrarcı. Orayı koruyor, kolluyor, her namaz vakti kadın erkek demeden halk camide bulunuyor. Namaz aralarında camide hadis, fıkıh gibi İslami ilimler dersleri yapıyorlar ve bölgeyi boş bırakmıyorlar. Ve oraya gelen, bölgeyi ziyaret eden Müslümanların varlığı ve halkın buna şahit olması onların en büyük desteği. Bu dayanışmanın sonucunda bizler de maddi olarak değil, manevi olarak onların her zaman destekçisi olmamız gerektiğini anlıyoruz.

                                      

Filistin, benim dördüncü ülkem oldu. Belki karşılaştıracak kadar çok yer görmedim fakat burası gittiğim diğer yerlerden çok çok farklı bir tecrübe oldu benim için. Filistin’in kesinlikle bir kere gidilmek ile anlaşılacak bir yer olmadığına inanıyorum. Dünya üzerindeki bütün coğrafyalar için en büyük imtihan yeri olan bu topraklarda, biz Müslümanların üzerindeki sorumluluk tahminimden fazla imiş. Halkının bu kadar iç içe yaşadığı, farklı dinlerin bu kadar iç içe olduğu, çan sesi duyarken ezanın başladığı bir toprak parçası dünyanın başka neresinde var bilmiyorum. Tüm bunlara rağmen dönen politik olayların durumu anlamamızı zorlaştırmasına inat, oraya gitmek, halkın yanında olduğumuzu onlara hissettirmek, en önemlisi de onlarla hemhal olmak kardeşler olarak asli görevlerimizden biri olmalıdır. Fırsat buldukça gitmenin, Yahudi, Hristiyan, Müslüman demeden onları anlamaya çalışmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha idrak etme fırsatı buldum. Yedi günlük anneli kızlı seyahatimizin izlenimlerini aktardıktan sonra, Filistin’de ne yenir biraz da bundan bahsedelim…

 

 

FİLİSTİN’DE NE YERİM?

Öncelikle bölgenin Türkiye’ye oranla pahalı bir yer olduğunu söylemek lazım. Önceden bu konuda uyarıldığımız için poğaçalarımızı, konservelerimizi, zeytinimizi, peynirimizi ve sallama çayımızı alarak çıkmıştık yola. 🙂

Arap kültüründe genel olarak var olan yemekler; felafel, humus, zahterli ekmek, maklube gibi yemekler. Ayrıca Kudüs’ün naneli çayı meşhurdur. 🙂

Eski Şehir’de sokak aralarında birçok fırınla karşılaşıyorsunuz zaten. Bu fırınların bazılarında zahterli, kaşarlı, etli pidelerle karşılaşabilirsiniz. Tatları da gayet güzel. Ayrıca yine felafel yapan birçok restoran var. Kudüs’e gidip de felafel yemeden gelmek olmaz, muhakkak deneyin 🙂

Aksa’da tanışıp bizi evinde ağırlayan bir ablamız maklube yemeği yapmıştı bize. Parmaklarımızı yiyeceğimiz güzellikteydi. Dışarıdaki lokantalarda var mı bilmiyorum ama denk gelirseniz Arapların elinden muhakkak maklube yiyin 🙂

 

Siz yola bir çıkın, tüm kapıların önünüze açıldığını göreceksiniz. Hele yola bir çıkın, orada halkın sizi kucakladığını göreceksiniz.  Yola bir çıkın, zaten geri gelemeyeceksiniz. Siz yeter ki yola çıkın efenim.

Afra Nur Kayabaşı ana gibi yâr olmaz, Kudüs gibi diyâr olmaz dedi..