SUHUF

 

SEBE: “NANKÖRLÜK” SİMGESİ

Kadir CANATAN

 

Bu sure, Mekke’de gelmiş olup 54 ayetten oluşmaktadır. Kur’an’da “hamd” ile başlayan beş sureden biridir. Diğerleri Fatiha, En’am, Kehf ve Fatır’dır. İlk ayet şöyle başlamaktadır: “Hamd, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisinin olan Allah’a mahsustur. Hamd ahirette de O’na mahsustur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.” Bu ve benzeri ayetlerde “hamd” ile “mülk” arasında bir ilgi kurulur: Hamd, her şeyin sahibi olan Allah’a özgüdür. Hamd sözcüğü genellikle “övgü” olarak çevrilir, ancak bu tercüme onun anlam dünyasını tam olarak yansıtmaz. En geniş anlamda şükür anlamına gelir. Şükür hem dille hem de halle yapılır, ancak hamd dille yapılan bir şükürdür. Bu açıdan bakılınca şükür hamd’dan daha geniş görünür ancak görüntü aldatıcıdır. Hamd ile şükür ilişkisi genel ile özel arasındaki ilişkiye benzer. Yani her şükür aynı zamanda bir hamddir. Ancak her hamd şükür değildir. Hamd, bize ve bütün mahlûkata yapılan ikram ve izzetleri Allah’a takdim etmektir. Şükür ise daha hususi olarak bize yapılan ikramlara karşılık gelir. Bu nedenle şükür kelimesi hamdin yerini tutamaz. Hamd daha geniş ve kapsamlıdır. Hamd ve şükür kavramları, nankörlük ve küfr kavramıyla zıtlık arz eder.

Bu açıklamalar, biraz sonra görüleceği üzere, bu sureye adını veren halkın tavır ve tutumlarıyla yakından ilişkilidir. Bu sure adını, 15-20 ayetlerinde geçen Sebe uygarlığından alır. Sebe, Güney Arabistan’da dört büyük yerleşim merkezlerinden biriydi. Okyanus-Akdeniz arasındaki Baharat Yolu’na hükmeden Güney Arabistan’ın su ve yeşillik bakımından en bol olan bölgesidir. Önceleri güneşe tapan bu halk, Belkis’ın döneminde Hz. Süleyman’ın nüfuz sahası içine girdikten sonra (M.Ö. 965-926) büyük ilerlemeler kaydettiler ve muhtemelen Hz. Süleyman’ın mülk ve saltanatını örnek alarak muhteşem bahçeler ve şehirler kurdular. Fakat Sebe halkının ulaştığı bu uygarlık düzeyi, onların Allah karşısında özerklik ilan etmelerine sebep oldu. Tam da bu sebeple Sebe halkı Kur’an’da gündeme getirilmektedir.

Sebe Suresi, iki olumlu örnekle başlar. Önce Davut ve Süleyman’ın kıssalarına yer verilir. Anlatıma göre Allah, Hz. Davud’a fazilet vermiş, onun adını yüceltmiş ve ona demire hükmetme yeteneği verilmiştir. Burada “demir” kuvvet ve iktidar anlamına gelebileceği gibi, gerçekten bir metal olan demiri işleme yeteneği anlamına da gelebilir. İkinci anlamı muteber görüldüğünde, burada peygamberlerin rolü konusunda farklı bir bilgi karşımıza çıkmaktadır. Peygamberler elçi olmanın ötesinde medeniyetin gelişmesine katkı da sunmuşlardır. Nitekim tefsir kitaplarında bu konuda bolca açıklamalar yapılır.

İkinci olumlu örnek, Hz. Süleyman hakkındadır. Hz. Süleyman’ın emrine rüzgar, bakırın eritilmesi ve cinler verilmiştir. Burada da Davud örneğinde görüldüğü gibi elçi sadece tebliğ yapan bir kişi değildir. Aynı zamanda iktidar sahibi ve medeniyetin gelişiminde roller üstlenmiş bir kişidir. Emrine verilen cinlerin marifetiyle mihraplar, timsaller, havuzlar, çanaklar ve sabit kazanlar yapılmış ve medeniyette önemli ilerlemeler kaydedilmiştir.

Hz. Süleyman’ın ilginç ölüm vakası anlatıldıktan sonra konu, bu kez olumsuz bir örnek olan Sebe halkına gelir. Sebe halkı da, tıpkı Davud ve Hz. Süleyman’ın kavmi gibi medeniyet alanında önemli gelişmelere imza atmıştır. Sebe halkı, Kur’an’da özellikle bahçeler ve şehirler kurmakla tanıtılmış, ancak bu gelişmelere rağmen Allah’a şükredeceklerine, nankörlük ettiklerine vurgu yapılmaktadır. Onlarla ilgili anlatım oldukça çarpıcıdır.

“Sebe’ halkı ile bereketlendirdiğimiz kentler arasına (her biri diğerinden) görülen kentler oluşturduk. Oralarda gidiş-gelişi belirledik (seyahati kolaylaştırdık) ve onlara da şöyle dedik: “Oralarda gece gündüz güvenlik içinde dolaşın.” Onlar ise, “Ey Rabbimiz! Yolculuğumuzun konakları arasını uzaklaştır” dediler ve kendilerine zulmettiler. Biz de onları ibret kıssalarına çevirdik ve kendilerini darmadağın ettik. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.” (34:18-19).

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılacağı üzere Sebe halkı “kendine zulmetmiş” ve Allah onları bir ibret kıssasına çevirmiştir. Bu ibret hikâyesi, elbette vahyin ilk muhatapları olarak Mekke halkına anlatılmaktadır, ama bu anlatı artık herkesin kulağına küpe olacak bir örnek hikâyedir.

Ne demek “kendine zulmetmek”?

Sebe Suresi’nin 15. ayeti bunun sebebini net bir şekilde ortaya koymaktadır: “Nimetlere karşı nankörlük etmeleri sebebiyle onları işte böyle cezalandırdık. Biz (bu şekilde) ancak nankörleri cezalandırırız.” Hamd ve şükür etmek yerine Sebe halkı, kurdukları bahçeler ve şehirler karşısında kendi kendilerine yeterli (istiğna) olduklarını sanmışlar ve İblis’in onlar hakkındaki yargısını doğrulayıp-pekiştirmişlerdir (34:20). Yukarıdaki ayet, Allah’ın bir yasasına dikkat çekmektedir. Allah durup-dururken hiç kimseyi cezalandırmaz. Ceza, nankörlüğe karşı verilen bir tepkidir.

Kendine zulmetmek, tipik bir yabancılaşma durumudur. İnsanlar uygarlığı ve uygarlık ürünlerini kendileri yarattıkları halde, bunlar onların sonunu da hazırlamıştır. Çünkü insanlık, yarattığı ürünler karşısında istiğna duygusuna kapılmakta ve özerkliğini ilan etmektedir. Sanki kendi varlığı ve yetenekleri başta olmak üzere kendine verilen nimetleri, tamamen kendisi yapmış gibi bir gurura ve büyüklüğe kapılmakta ve esas hamd edilmesi gereken Yaratanını unutmaktadır. İşte, bu istiğna hali, ilahi tehdit ve cezanın da davetçisi olmaktadır.

Kur’an, insanın bu halini İblis’in marifeti olarak ifade etmektedir. Çünkü bu konuda insana öncülük yapan İblis olmuştur. O, Allah’ın insana saygı duyması emrine muhalefet ettiği için ilk kez üstünlük iddiasında bulunmuş ve Allah’a isyan etmiştir. O, insanlarla ilgili planını şöyle açıklamıştır: “Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.”  Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür (Nisa, 4:119).