ANALİZ

 

Uydurulmuş Dinde İnsanı İsraf, İndirilmiş Dinde İnsana İnsaf Esastır

Bilgin ERDOĞAN

 

İktisat kelimesi Arapça kökenli bir kelime olup k-s-d kökünden gelir. Türkçemizde de kullandığımız ‘kasıt’ kelimesi ile aynı köktendir. Dolayısıyla iktisat, bir hedefe yönelmek ve mutedil olan yolu tutmak demektir. Şemsettin Sami, Kamus-u Türki isimli eserinde “itidal üzere hareket etmek, hadd-i vasatîye riayet” yani denge yolunu tutmak şeklinde açıklar bu kavramı. Son iki yüzyıldır ise ilm-i iktisat, ekonomi kavramıyla birlikte kullanılır.

Ekonomi kavramı ise Eski Yunanca ’da ev idaresi anlamında “oikonomía” kelime köküne nispet edilir. Zira “oíkos” ev demek iken “nomos” idare ve düzen anlamındadır. Dolayısıyla ekonomi, ev idaresinden yola çıkarak evimiz gibi görmemiz gereken cemiyetimizi ve devletimizi maddi açıdan yönetme sanatıdır. Bu işin nasıl olacağı ise yine iktisat kelimesinin etimolojisinde saklıdır; denge ile ve hakiki hedefe yönelerek.

Zira sadece sosyal ve siyasi krizlerin değil ekonomik krizlerin dahi temelinde dengesizlik vardır. Bizim Anadolu’da kullandığımız deyimle ifade edecek olursak; ayağını yorganına göre uzatmamak. Evet, çoğu kez bireyler veya devletler çevrenin de etkisiyle “cin olmadan adam çarpmaya” kalkıştıkları için, bunun siyasi ve ekonomik sonuçlarına katlanmak zorunda kalırlar.

Denge, her bir şeyde olduğu gibi iktisat için de olmazsa olmaz bir yasadır. Zira sınırsız istekleri olan insanın imkanları sınırlı olduğu için dengelenmeye de ihtiyacı vardır. Bunun yolu ise hamasi ve romantik bir atmosferden kurtulup daha gerçekçi adımlar atabilmektir.

Tasarruf ise bir şeyi kullanma hakkı anlamına gelir. Etimolojisinde Arapça s-r-f kökünden gelen bu kavram Kur’an’da 30 yerde geçmekle beraber en temel anlamı çevirmek ve meylettirmektir. Dolayısıyla tasarruf elde olan sermayeyi çekip çevirmek yani bizdeki ifadesiyle idareli kullanmaktır. Zira bir kimsenin bir şey üzerinde tasarruf yetkisini kullanması o şey üzerindeki çekip çevirme, yönetme hakkını kullanabilmesi demektir. O halde tasarruf insana emanet edilen sermeye ve imkanları yönetebilme yetkisidir.

İnsan madem ki halife-i rui zemindir öyleyse en mühim vazifesi yönetmektir. Bunun için ise evvela kendisini ve kendisine ait olan sermayeyi ve imkanları yönetebilmesi gerekir. Sermayesi tarafından yönetilen insan eşya karşısında nesneleşmeye başlar. İşte burada can alıcı nokta; ‘insan mı sermaye için yaşamalı yoksa sermaye mi insan için olmalı?’ sorusudur. Bu sorunun teoride cevabı gayet basit olmakla beraber pratik hayattaki karşılığı oldukça şaşırtıcıdır. Herkes sermaye insan içindir derken insanların ekserisi sermayenin enkazı altında kalarak nesneleşmiş bir hayat yaşamaya kendisini mahkûm eder. Bu durum ise insanın kendisine zulmetmesi yani kendisini bu hayatta israf etmesidir.

Etimolojik olarak “israf” Arap dilinde s-r-f kökünden gelen bir kavramdır. Gözardı etme, ihmal etme, gözden kaçırma, boş yere harcama ve haddi aşma anlamlarına gelir. Bu kelimeyi iyi anlamak için Arap dilinde yaprak kurtçuklarına verilen ismi bilmek bize yardımcı olacaktır. Arap dilinde yaprakları yiyen kurtçuklara ‘sürfa’ denir. İşte müsrif olan kişi de haddi aşar ve kendisine ait olmayanı da sahiplenmeye kalkar. Buna israf denir.

Mesela bir cinayet olduğunda maktul’un velisinin kısas ile yetinmeyip o kişiyi öldüren katil dışında o kimsenin yakınlarını da öldürülmesini istemesi vahyin dilinde ‘israf’ olarak misallendirilir. Zira İsra suresinde Kimse öldürmede aşırı gitmesin (israf etmesin) şeklinde “fe la yusrif” formunda geçer. (17:33) Demek ki israf gerekli olanın dışına çıkma eğilimidir. İsraf deyince aklımıza ekmek gelir lakin en hakiki israf emek israfıdır. Rabbimiz, “Müsrifler, ateş halkıdır” (Mü’min:40:13) diyerek israf dediğimiz soruna dikkat çeker.

Yemekte israf etmemek onu sadece dökmek anlamında değil ihtiyaçtan fazlasını da yememektir. Bir kimsenin haddinden fazla yiyerek vücudunu gereksiz besin deposu haline getirmesi tıpkı yaprak kurtçuğu misalinde olduğu gibi haddini aşması olur.

Bir cemiyetin kendi alanıyla sınırlı kalmayarak devletin yaptığı işleri yapmaya kalkması yetkide israf, bir yazarın yargıçlık yapmaya kalkarak insanları suçlu ilan etmesi yargıda israf, ırkçılık ve ötekileştirme ile birkaç kişinin suçu yüzünden o milleti tamamen suçlu ve zanlı görmek ise israfın ayrı bir boyutudur.

Öyleyse israf haddi aşmaktır ve Allah haddi aşanları sevmez. En kötü israf ise insan israfıdır. Zira insan Allah’ın en güzide emeğidir. İnsanı israf etmek Allah’ın en ehemmiyet verdiği emeğini zayi etmeye kalkışmaktır. Vahyin gönderiliş gayesi ise insanın israf edilmemesi içindir. Zira Allah abes iş yapmaz. İnsan olarak yaratılanın mutlaka bir yaradılış gayesi vardır. Ne hazin ki insan isimli ipek mendilin ayaklar altında paspas edildiği müsrif bir asır içinde yaşamaktayız.

İnsanı israf etmemek için gönderilen vahyin hedefi evvela insanları şirk bataklığından kurtarmaktır. Zira Allah dışında başka varlıklara kulluk etmek insanı eşya karşısında hem nesneleştirir hem de kula kul olmaya mecbur kılar. Onun içindir ki tevhid, insanı israf etmek istemeyen vahyin namusu ve şirk insanlık ailesinin en korkunç kabusudur. İndirilmiş din, insan tasarrufuna dayanırken uydurulmuş din insanı israf eder. Bunun sadece tarihten değil günümüzden de yüzlerce misali olduğunu biliyor ve gözlemliyoruz.

Tevhid toplumdaki sınıfsal uçurumu ortadan kaldırma potansiyeli taşıyan en mükemmel inanç sistemidir. Zira insanlar kim olursa olsun Allah’ın kulu olma münasebetiyle eşittirler. Üstünlük ancak takva yani sorumluluk bilinciyle olur. Onun için tek ilah inancının baz alındığı bir dinde tek toplum vardır. İnsanlar ister varlıklı ister fakir olsunlar bir araya gelir ve ortak işler yapabilirler. Çok tanrıcı toplumlar ise çok sınıflı toplumları doğururlar. Çok tanrıcılığın en yaygın olduğu Hindistan’da çok sınıflılık en katı şekilde yaşanır ve bunun adına kast sistemi denir.

Bugün yaşadığımız en büyük sorun insan fıtratına ters, uydurulmuş din algısının yani hurafenin küresel anlamda bu ümmeti kuşatmış olmasıdır. Dinin fıtrî yani indirilmiş olanı bir cemiyet için hava ve su gibi en temel ihtiyaç iken uydurulmuş yani içine hurafe karışmış olanı zehir gibidir. Uydurulmuş dini öğretilerin insanların hayatını nasıl zehirlediğine ve insan isimli emaneti nasıl israf ettiğine misak-ı milli içinden birçok misal verilebilir lakin ben bu meseleyi 16 yıldır yaşadığım Amerika’dan bir örnekle tavzih etmek istiyorum.

Mehdi inancının din istismarına ve Allah ile aldatmaya kapı açtığına dair en çarpıcı misallerinden birisi Amerika siyahilerinin bir cemaati olan Ensariler camiasıdır. Özellikle 80’li yıllardan ve 90’lı yılların ortasına kadar oldukça aktif olan bu hareketin en önemli özelliği liderlerinin kendisini açıktan Mehdi olarak takdim etmesidir. Hatta asıl ismi Dwight York olan bu zat, kendisine İsa el Hadi el Mehdi adını vermiştir.

Mehdi inancını akaid meselesi yapmış olan Ensariler gurubu, yüksek fiyatlarla arazi alıp Mısır mimarisine uygun evler inşa ediyorlar. Komün bir hayat yaşıyorlar. Erkekler bir yerde kadınlar bir başka yerde yaşıyorlar. Herkes kazandığının tamamını o tarikatın kurucusu ve asıl ismi Dwight York olan ve yine mehdi olduğuna inandıkları şeyhlerine veriyorlar. Erkeklerin eşleriyle halvet yaşamaları gerekiyorsa şeyhlerinden izin alıyorlar ve Yeşil Oda dedikleri yerde eşleriyle beraber olabiliyorlar. Ancak ilginç olan şu ki: Şeyh İsa el Hadi el Mehdi (Dwight York) kendi cemaatinden herhangi birisinin eşine veya kızına sahip olabiliyor ve bu tarikata girenler bunu evvela kabul ediyorlar! Kadınlar ve erkekler, beyaz geleneksel İslami kıyafetlerle dolaşıyorlar.

Bunlara Nuwaubian topluluğu deniyor. Çocuk yaştan itibaren Arapça eğitimi veriyorlar. Sufi bir hareket olarak başlayan bu meşrep daha sonra gittikçe Senkretizm denilen üç büyük dini birleştirme ideolojisine evriliyor. Mehdi olarak kabul ettikleri Dwight York’un 450 kadar kitabı var. Bu camiadan mahkûmlarla hapishanede karşılaşıyoruz. Hatta daha önce bu camiayla tanışıp sonra gerçek İslam’la tanışan mahkûmlar çok. Dışardan bakılınca klasik muhafazakâr bir tarikat görünümü olan bu camianın içinde eğitimli insanlar olsa da dini algılama şeklindeki çarpıklık onların taassubunu kıramıyor ve istismar edilmeye maruz kalıyorlar. Bunların hepsi Allah’ın kitabından beslenmemekten kaynaklanıyor.

Amerikan İstihbaratı tarafından merkezleri basılarak taraftarları sorguya alınan bu hareketin lideri Dwight York, tarikatının içindeki müritlerinin çocuklarını, cinsel anlamda istismar ettiği gerekçesiyle bir müddet hapiste kalıyor. Anlatacak çok şey var ama görüldüğü gibi bu sapmaların hepsi dinini Kur’an’dan almamaktan kaynaklanıyor. İçlerinden birisi çıkıp kendi karısını şeyhine peşkeş çekmenin dinde yeri nedir diye sormuyor! Kur‘an’da olmayan Mehdi inancı istismar edilince böyle topluluklar ortaya çıkıyor.

Kanımca Amerika topraklarındaki bu örnek dini istismarın insanlık onur ve haysiyetini nasıl israf ettiğine dair önemli bir misal olsa gerek. Tevhidi çizgiden ayrılmak ve dini liderlere mutlak itaat etmek insanlığın sömürüsüne sebep olur. Tevhidin çekim alanından çıkan şirkin çekim alanına girmeye mecbur kalır. Allah’a kul olmayanın kula kul olması mukadderdir. Kula kul olmak ise hayatı israf etmek demektir.

Adalet ise mülkün temelidir. Hakiki tevhid inancı adalet ahlakını beraberinde getirir. İnsan israfının en büyük nedeni kuşkusuz adalet isimli değerin tam zıddı olan zulümdür. Adalet mekanizmasının olmaması çoğu kez tevhid mesajının doğru anlaşılmamış olmasıyla ilgidir. Lakin bazen insanların içindeki asabiyet tutkusu yani ırkçılık, adil olmamaya sebep olur. Onun için insanlar kendinden vehmettikleri kimseleri haksız olmalarına rağmen kayırır ve onlara iltimas geçme gibi bir sui ahlaki irtikap ederler. Bu durum sadece etnik sebeplerle değil cemaat veya siyasi parti taassubundan da kaynaklanır.

Öyleyse merkeze ideoloji veya mefkureyi değil adaleti koymak iktiza eder. Aksi takdirde mülkün temeli sarsılır ve o cemiyette fesad olur. Nice başarılı ekonomik ve siyasi girişimler veya sosyal başarılar tepetaklak olmaya mecbur kalır. Oysa ki Kur’an da altı yerde peygamberlerin dahi hata yapabildiğine vurgu yapılıyor oluşu biz Müslümanlara “doğruya doğru yanlışa yanlış demelisiniz” mesajı içindir. “Kızım Fatıma dahi olsa hırsızlık yapsa elini keserdim” nebevi beyanı, işte bu Kur’an ahlakının neticesidir.

Kuşkusuz, tevhid ve adalet, vahyin en temel vurgusudur. Rabbimiz Allah resulü (sav)’i bu iki değer konusunda son derece hassas olmaya teşvik etmiştir. İşte o dönemlerde Tu’me bin Ubeyrik isimli bir Müslüman Katade bin Numan isimli bir başka Müslümanın zırhını çalar. Katade bin Numan çalınan malının peşine düşer. Tu’me bin Ubeyrik yakalanır endişesiyle o dönemde Müslümanlarla sorunu olan Yahudi bir şahsa zırhını teslim eder. Katade, çalınan zırhını Yahudi olan o şahsın evinde bulur. Mahkeme esnasında Allah resulü Yahudi’ye bu zırhı nerden bulduğunu sorar. Yahudi ise “Bu malı çalan ben değilim! Bunu bana veren Tu’me bin Ubeyriktir” der. Tu’me bin Ubeyrik isimli hırsıza Yahudi olan o zatın ifadesi sunulduğunda Tu’me bin Ubeyrik adeta “Bana mı inanacaksın yoksa şu Yahudiye mi?“ dercesine hayal kırıklığına uğrar. Zira Yahudi camiasının o sıralar Müslümanlarla arası iyi değildir. İşte tam o sırada bir ayet nazil olur: “Ve lâ tekün lil hâinîne hasîmâ/sakın hainlerden taraf olma!” (Nisa:4:105) Vahiy, Allah resulünü kamu malını çalan Tu’me bin Ubeyrik isimli ahlakı imanına muhalefet eden  kimseden yana olmaması için uyarır. Vahyin dilinde hainlik hırsızlık olarak ifadelendirilir.

Vahyin ışığında şahit olduğumuz bu hakikat bize adeta şu mesajı verir: Asla peşin hükümlü olmayın! Suçlu olarak size telkin edilen kimseler sizin sevmediğiniz kişiler dahi olsa asla yargısız infaz etme ahlaksızlığı yapmayın! Zira o dönemde şüpheyle hareket edilseydi kendilerinden olan Müslümanın değil kendilerinden olmayan Yahudi’nin suçlu olduğu düşünülecekti. Zira Müslümanlara çok çektirdikleri aşikardı. Lakin adalet sabit delillerle hareket etmeyi gerekli kılar. Zira Rabbimiz “Ey inananlar! Zandan çok sakının. Zira zann’nın bir kısmı günahtır..” (Hucurat:49:12) diyerek bizi zan ile hüküm vermeye değil delillerle hareket etmeye teşvik eder.

Merhameti ve adaleti gözeterek hata yapmayı zann ile ceza vererek hata yapma ihtimaline tercih etmek sosyal ve yasal alanda irtikap edilen haksızlıkların ve insan israfının önüne geçer. İslam, tevhid ve adalet gibi iki temel değer ile yükselir. İnsan, bu meydan-ı dünyada imtihanını bu iki değer üzerinden verir. İnsan-Allah ilişkisinde tevhid, insan-insan ilişkisinde adalet. Aslında tevhid en büyük adalet ve şirk en büyük zulüm. Beşerin yaratıldığı günden beri devam eder bu durum.

Netice-i Kelam: İsraf haramdır ve insanlık suçudur. Lakin en kötü israf insan israfıdır. Tevhid ve adalet ise insan israfı adlı hastalığın en hakiki reçetesidir. İnsanlık denilen ipek mendilin ayaklar altında paspas edildiği böyle bir dünyada hava ve su gibi ihtiyacımız olan iki temel değerdir tevhid ve adalet. Öyleyse indirilmiş din, tevhid ve adalet gibi iki hayati değerin neticesi olan dengeyi ve insafı telkin ederken uydurulmuş dinlerin şirk temelli öğretileri insan denilen değeri israf etmeye teşvik eder.