ANALİZ

“Bütün insanların sahip olduğu haklar olduğu gibi, sahip olduğu sorumluluklar da vardır. Örneğin her insanın insanca yaşama hakkı olduğu gibi, insanca davranma sorumluluğu da vardır.”

“İnsan akletmek suretiyle, bütün bir varlık âleminin tâbi olduğu yasaları keşfetmekte, bütün bir varlık âleminin işaret ettiği, sonsuz zekâ ve kudrete sahip bir Zât’ın var olduğunu fark etmektedir.”

“İnsan, gördüğü somut varlıklar üzerinden Allah’ı tanımak yerine, gördüğü somut varlıklarla Allah’ı özdeşleştirme yolunu seçebiliyor.

“Şirk koşmanın muhtevasını, Allah’ın hem zatında, hem sıfatlarında ve hem de fiillerinde, bir benzerinin, bir denginin veya bir ortağının, bir yardımcısının olduğuna inanmak oluşturur.”

“Tevhid inancı hem eylemsel yaşam bakımından ve hem de kişiliği oluşturan itikadi ilkeler bakımından bir bütünlüğün ifadesidir.”

“Tevhid olmaksızın insani ve İslami bir varoluşu gerçekleştirmek mümkün değildir. Ancak tevhitle hem insani ve hem de İslami manada irade etmeyi ve tercihte bulunmayı gerçekleştirebiliriz.”

“Bir yeryüzü cenneti için harcanan bütün zihinsel, fiziksel, kültürel ve teknolojik emeklerin hepsi birden sekülerizmin mahiyetini oluşturmaktadır.”

“Sekülerizm, dine bir tepki olarak oluşmuştur. Burada din derken akla ilk gelmesi gereken kilise olmaktadır.”

 

             

SEKÜLER KAOSTAN TEVHİDİ KOZMOSA   

                                                                   Cevdet IŞIK

                                                                [email protected]

 Aliya İzzetbegoviç hayatı oyun metaforuyla açıklar. Der ki: “Hayat, inanan ve salih amel işleyenlerin dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur.” Gerçekten hayat ile oyun arasında ilginç bir benzerlik vardır. Her oyunun belli kuralları olduğu gibi, her oyun için belli bir amaç, belli bir süre, belli bir mekân da vardır. Aksi takdirde oyunun oynanma imkânı olmayacaktır. Hayatın da kuralları olduğu gibi, aynı zamanda belli bir amacı, belli bir süresi ve belli bir mekânı da vardır.

Hayatın amacı Kur’an’da şöyle anlatılır: “O, ölümü ve hayatı hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır.” (Mülk, 67:2) Doğum ve ölüm, dünya hayatı için tanınan sürenin başlangıç ve bitiş noktalarıdır. Sınav mekânı dünyanın kendisidir. Dünya hayatının kurallarını ise haklar ve sorumluluklar oluşturmaktadır. Bütün insanların sahip olduğu haklar olduğu gibi, sahip olduğu sorumluluklar da vardır. Örneğin her insanın insanca yaşama hakkı olduğu gibi, insanca davranma sorumluluğu da vardır. Ayrıca Allah’a ait haklar da unutulmamalıdır: İlahlıkta, rablıkta ve kullukta O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak. Bu hususta sınırların ihlal edilmemesi, adaletin gözetilmesi anlamına gelmektedir. Bütün bir varlık âlemini oluşturan unsurları bulundukları konum itibariyle değerlendirmek kozmos, sahip olmadıkları farklı konumlar itibarıyla değerlendirmek ise kaos sebebidir.

Allah’ın Varlığı

İman denince akla ilk gelen Allah’tır. Allah’ın varlığı, matematiksel dilin kesinliğiyle ifade edilemiyor. O’nu, eserlerinden biliyoruz. O’nun, duyu organlarıyla bilinmemesi, akletmenin, irade etmenin ve tercihte bulunmanın sebebini oluşturur. Eğer bu böyle olmasaydı, ceza ve mükâfata da gerek olmazdı. İnsan akletmek suretiyle, bütün bir varlık âleminin tâbi olduğu yasaları keşfetmekte, bütün bir varlık âleminin işaret ettiği, sonsuz zekâ ve kudrete sahip bir Zât’ın var olduğunu fark etmektedir. İnsanlık, Allah’ın varlığıyla ilgili büyük sorunlar yaşamamıştır.  Ama Allah’ın birliği ve sahip olduğu nitelikler hususunda ise sorunlarla karşı karşıya gelmiştir. Kur’an, bu sorunlar sebebiyle helak olmuş nice kavimleri örnek vermektedir.

Kavimlerin helak edilmesinin alt yapısında insanın sahip olduğu imkânları bihakkın kullanmaması vardır. Soyut olanı kavramak için insanın biraz zahmet çekerek kıyaslamalarda bulunma imkânı varken, bunu yapmaktan kaçınması söz konusudur. İnsanın tarihe bakarak, tabiata bakarak, insana bakarak okumalar yapmaması, varmak istediği hedef bakımından (cennet) çok aceleci olması, bulunduğu zeminde ayağının kaymasına sebep olmaktadır. Böyle olunca insan, gördüğü somut varlıklar üzerinden Allah’ı tanımak yerine, gördüğü somut varlıklarla Allah’ı özdeşleştirme yolunu seçebiliyor. Örneğin Allah bir kral gibi algılanabiliyor. Kralın inayetini elde etmek ve şerrinden de emin olmak için, yakınındaki kimselerin aracılık rolünden istifade etme mantığı, hâşâ Allah için de düşünülebiliyor. Bu şefaat anlayışının neticesi olarak “onların çoğu şirk koşmadan Allah’a inanmazlar” (Yusuf,12:106) ayetinin belirttiği vahim durum oluşmaktadır. Bu durumda Allah’a ait olan haklar çiğnenerek görmezlikten gelinmiş oluyor.

Allah’a Şirk Koşmak

İnsanın yeryüzünde işleyebileceği en büyük cürüm hiç şüphesiz Allah’a şirk koşmaktır. Düşünün ki, insanı en güzel kıvamda yaratmış, insanı paha biçilmez nimetlerle donatmış ve böylece insanı muhatap almış olan Allah tanınmayacak, bilinmeyecek ve hakkı teslim edilmeyecek. Bunu ancak fıtratları ifsat olmuş kimseler yapabilir. Böylesi insanların bir anlam dünyası değil, ama bir anlamsızlık dünyası olduğu kesindir.

Allah’ı gazaba getiren şirk koşmanın bağışlanmayacak en büyük günah ve dolayısıyla işlenebilecek en büyük zulüm olduğunu Kur’an bize haber vermektedir. (Nisa,4:48,116, Lokman, 31:13) Peygamber Efendimiz, şirk tehlikesine dikkat çekmek için, özelikle de kendisini, Allah’ın nitelikleriyle vasıflandıracak şirk kapsamına düşme tehlikesine karşı inananları şöyle uyarmaktadır: “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı insanüstü niteliklerle övdüğü gibi siz de beni övmeyin. Ben sadece Allah’ın bir kuluyum. Benim için Allah’ın kulu ve resulü deyin.” (Müsned I,23,24,47,55; Buhari, Enbiya 48; Darimi, Rikak 68)

Şirk koşmanın muhtevasını, Allah’ın hem zatında hem sıfatlarında ve hem de fiillerinde, bir benzerinin, bir denginin veya bir ortağının, bir yardımcısının olduğuna inanmak oluşturur. Allah katında, yardım talebinde makbuliyeti olan aracıların varlığına inanmak da şirk kapsamında yer alan bir durumdur. İbn Kayyım el-Cevziyye şirk ile ilgili şöyle der: “Ne zaman ki kulun nezdinde Allah ve Resulü’nden daha sevimli bir şey bulunursa, işte bu, Allah’ın sahibini asla affedip hidayete erdirmediği şirktir.” Mustafa İslamoğlu müşrik ile ilgili şunları söylemektedir: “Tarihen sabittir ki, müşrikler İbrahim dininin muharrifleri idi. (…) Müşrikler Vahdaniyeti, laikler Rabbaniyeti inkâr ediyorlar. Birinciler Allah’ın zatında O’na ortaklar koşarken, ikinciler de Allah’ın sıfatında O’na ortaklar koşuyor ve O’nun olan teşri, terbiye etme, hüküm koyma yetkilerini yaratandan alıp yaratılana devrediyorlardı.” (İman Risalesi, s.142)

Konumuz açısından bakıldığında, şirkin, kaosun kapısını sonuna kadar açan bir duruma tekabül ettiğini görmekteyiz. Şirkin en önemli sebebi, yanlış Allah tasavvurudur. Yani Allah, Allah’ın şanına uygun olarak bilinmiyor. Peki, bu neden böyle olmaktadır? Çünkü insan cahil, aciz ve tembeldir. Bu nedenle Rabbimiz “şirk koşanlara pislik” demektedir.

Kadim şirk koşucuları ulûhiyeti ay, güneş ve yıldız gibi gök cisimlerine nispet ederlerdi. Ayrıca duyularla idrak edemedikleri cin ve melek gibi varlıklara da ulûhiyeti izafe eder ve Allah’ın oğulları ve kızları olduğunu da ileri sürerlerdi. Müşriklerin atalarını taklit etmeleri, akıllarını kullanmamaları, zanni bilgilerle hareket etmeleri, yalan söylemeleri, inananlarla alay etmeleri ve büyüklük taslamaları başlıca sosyo-psikolojik özellikleriydi. “Müşriklerin bir inancı savunmak gibi bir kaygıyla hareket etmedikleri ortadaydı. Mevcut konumlarının değişeceğinden, sömürülerini kaybetmekten, saltanatlarının söneceğinden korkuyorlardı.” (M.İslamoğlu, İmamlar ve Sultanlar, s.37)

Günümüze geldiğimizde şirkin mahiyet olarak devam ettiğini, fakat şekil ve adlandırmada farklılıkların olduğunu görmekteyiz. Celalettin Vatandaş, Tevhid ve Değişim adlı kitabında bunu şu şekilde izah etmektedir: ”Millet, ırk, renk, siyasal görüş, ekonomik sistem, moda, sanat vs. gibi putların şirke vesile olduğu günümüzde, sırf Allah’ın varlığına inandığı için Müslüman zannedilen insanların şirk bataklığına saplandıklarını veya böylesi bir gidişata doğru yöneldiklerini görmek ve bu gidişin niteliğini bilmek gerekir.” (s.121)

Tevhid Şirkin Zıttıdır

Allah’a hem ulûhiyette ve hem de rububiyette ortak koşmamak tevhidin gereğidir. Tevhidi inanca göre Allah ile mahlûk arasında bir “kesişim noktası” söz konusudur. İslam bu kesişim noktasını Kur’an olarak belirlemiştir. Tevhid inancı hem eylemsel yaşam bakımından ve hem de kişiliği oluşturan itikadi ilkeler bakımından bir bütünlüğün ifadesidir.

Tevhid inancı bir parçalanmışlığı, bir sıkışmışlığı değil, bir bütünlüğü, bir düzeni ve bir ahengi dolayısıyla bir rahatlığı ifade eder. Mustafa İslamoğlu’nun, tevhitle ilgili yaptığı şu izahatları İman Risalesi kitabından aktarıyorum: “Sosyal tevhid imanın iktidarının olmazsa olmazıdır. Çünkü tevhid ancak muvahhit toplumların eliyle ikame edilir. Toplumsal tevhidin ilk ve vazgeçilmez şartı da “vahdet”tir.(…)

Toplumsal tevhidi ortadan kaldıran amillerin başında her türden merdut taassup geliyordu. (…) Her tür merdut asabiyet ve onların başında gelen milliyetçilik de toplumsal tevhidin can düşmanı olan bir şirk türüydü.(…)

İnsan ve iman, toprak ve tohum gibidir. Tevhid ise bu tohumun bin bir süreçten geçirip meyveye dönüştüren şeylerin tümü. (…) Muvahhit insan şahsiyet eğitimini iman, ilim ve amel üçayağı üzerine oturtmuş şahsiyetli insandır. (…) “La ilahe” bir enkaz temizlemedir. Daha önceden kalbe yerleşmiş sahte ilahları ve onların tüm kalıntılarını temizleme operasyonu.(…)

Tevhit İslam akidesinin mihveridir. Muvahhit bir müminin görevi, tevhidi, bir dünya görüşü, bir hayat felsefesi, bir yaşam biçimi, bir bakış açısı, özetle bir varoluş amacı olarak algılayıp, bunu hayatın tüm alanlarına hâkim kılmaktır.”

Tevhid, İslami varoluşun üzerinde bina olacağı temeli oluşturur. Varoluş ve İslami varoluş üzerine Atasoy Müftüoğlu’nun Hakikat Bilincinin Kaybı kitabından birkaç not aktarmak faydalı olacaktır: “İnsani varoluşu anlamlı kılan ahlak, göreli hale getirildiği için, insani varoluş bugün büyük ölçüde biyolojik varoluşa indirgenmiştir. (…) Varoluşsal tercihler, ahlaki temeller, kaygılar ve eylemlerle somutlaşır. Düşünce, varoluşsal, tarihi, hayati bir gerekliliktir. Bu varoluşsal, tarihsel gerçekliğe kayıtsız kalarak, bu gerçekliği yok sayarak, hafife alarak, tarihte özne olarak yer edinmek hiçbir şekilde mümkün olamaz. (…)

İslami varoluş, farkındalık, tanıklık ve etkinlik, Allah’ın (cc) iradesinin hayata ve tarihe müdahalesiyle başlar.(…) İslami varoluş İlahi Vahyin belirlediği sınırlar içerisinde akletmek, düşünmek, üretmek, çözümlemeler yapmak, içtihat etmek, eylemde bulunmakla somutlaşır.

Varoluşu, hayatı, dünyayı ve tarihi ancak aklımızı kullanarak anlayabiliriz. İslami varoluş anlamaya dayalı bir varoluştur. Anlamı, anlamları seçerek hayata katılır, hayatı ancak bu düzlemde sürdürebiliriz. Aklın en büyük işlevi, ilahi varoluşu bir bütünlük içerisinde okumak, algılamak ve yaşamaktır. Akıl-Vahiy bütünlüğü hem Müslümanlar için hem de bütün bir insanlık için, bütün zamanlar boyunca eşsiz bir imkândır.”

Tevhid olmaksızın insani ve İslami bir varoluşu gerçekleştirmek mümkün değildir. Ancak tevhitle hem insani ve hem de İslami manada irade etmeyi ve tercihte bulunmayı gerçekleştirebiliriz. Çünkü tevhit kurtarıcı değerler için bir giriş kapısı konumundadır. İnsan bundan sonradır ki, gerçek manada insan olarak tedebbür, tezekkür, taakkul ve tefekkür etme hassalarına sahip olabilir.

Sekülerizmin Mahiyeti

İnsanın üzerinde hayat sürdüğü/yaşadığı, şu ana kadar bir benzeri daha tespit edilmemiş sınırlı bir mekândır dünya. İnsan, yaşam süresini tamamladıktan sonra da dünya ve dünyaya ait olanlar varlıklarını sürdürecekler. Burada dikkat edilmesi gereken bir hususu hatırlatmakta fayda vardır. Dünya ve dünyaya ait olanlar ve olmayanlar ayrımına dikkat etmek gerekir. İnsan dediğimiz, aklı ve iradesi olan varlık, dünyaya ait bir varlık mıdır? Bu soruya verilecek cevabın olumlu veya olumsuz olması, yolun çatallaştığı çok önemli bir kavşağa işaret etmektedir. İnsan için yanılgıların en büyüğü de bu kavşakta ortaya çıkmaktadır.

İnsan çok ilginç bir yaratıktır. Öyle ki, kılavuz gerektirmeyecek kesinlikte bilgi ve olaylara rağmen, paradoksal olarak akıl almaz tercihlerde bulunabilmektedir. İşte yaşanan onca ölümlere rağmen, sanki dünyada sonsuz bir hayatı sürdürecekmiş gibi hareket etmesi, bu yönde tercihlerde bulunması, hiç ölmeyecekmiş gibi büyük bir uğraş içinde olması anlaşılır gibi değildir. İşte uğrunda savaşların verildiği bu akıl almaz tercihler, kararlar ve uğraşlarla yapılmak istenen, bir yeryüzü cenneti oluşturmaktır. Bir yeryüzü cenneti için harcanan bütün zihinsel, fiziksel, kültürel ve teknolojik emeklerin hepsi birden sekülerizmin mahiyetini oluşturmaktadır. Sekülerizm, bir dinin sahip olduğu nitelikleri bünyesinde taşıdığı için, aşkın/müteal boyutu olmayan bir dünya dini olarak kabul edilebilir. Çok ilginçtir; dine karşı oluşmuş bu dünya görüşü sonunda bir dine dönüşmüştür.

Sekülerizmin Boyutları

Sekülerizm, dine bir tepki olarak oluşmuştur. Burada din derken akla ilk gelmesi gereken kilise olmaktadır. Kilisenin en yetkili kişisine Papa denmektedir. Papa üstün din otoritesini elinde tutan bir piskopostur. Piskoposun üç alanda görev ve yetkisi bulunmaktadır. Bunlar düzenleme, yargılama ve yönetme yetkileridir. Feodal çağda da önemli kurumların başında Papalık bulunmaktaydı. Papalık “dini iktidar”ın temsilcisi, kullanıcısı, sosyal ve siyasal hayatın etkin aktörleri durumundaydı.

Kilisenin (Papalığın) siyasal rolüne “Papalık Teokrasisi” denmiş ve bu konuda iki önemli teori geliştirilmiştir. Bunlardan birincisine “Doğrudan İktidar Teorisi” denmiştir. Bu teoriye göre Allah Papaya “iki kılıç” vermiştir. Kılıçlardan biri manevi, diğeri de dünyevi (siyasal) iktidarı ifade eder. Dini bürokrasinin başı olan papa, dünyevi iktidarı krallara, prenslere ve monarklara vermiştir. Dolayısı ile siyasal sistem üzerinde papanın, iktidarı kendilerine vermiş olmasının bir sonucu olarak, kontrol etme hakkı bulunmaktadır. İkinci teori ise “Dolaylı İktidar Teorisi”dir. Bu teori dini bürokrasiye sadece prenslerin, monarkların işlerinde yaptıkları yanlış davranışları eleştirme hakkını vermektedir.

Kilisedeki bozulmanın görüldüğü iki alandan söz edebiliriz. Bu bozulmanın ilk alanını kişisel alan, ikinci alanını ise genel örgüt alanı oluşturmaktadır. Oluşan bozulmalara tepkilerin verilmesi beklenirdi. Nitekim Roma’daki Kilisenin evrensel otoritesini reddeden reformcular ortaya çıkmıştır. İşte bu reform yanlılarına “Protestanlar” adı verilmiştir.[1]

Sekülerizmin en önemli boyutlarından birini, dine (kiliseye) karşı gösterilen katı olumsuz tavır oluşturmaktadır. Dinin devlet ile ilgili herhangi bir etki sahibi olmaması asıl amaçtır. August Comte, sosyoloji biliminin dinin yerine geçeceğini düşünüyordu. Frederich Engels ise yapılacak olan sosyalist devrimin dinin varlığına son vereceğinden emindi. Marx, dinin rasyonelleşme sürecinde yok olacağına inanıyordu. Freud, insanlığın bu nevrotik illüzyondan (dinden) en kısa zamanda kurtulacağını söylüyordu. Teknoloji ilerleyecek, modernleşme gerçekleşecek ve modernleşme ile birlikte din denen olgu da yok olacaktı. Weber’e göre sekülerleşme, rasyonelleşme veya büyü ve gizemden uzaklaşma anlamında kullanılmıştır. Olan şey şudur: Sekülerleşme sürecinde dünyevi sorunların çözüm mercii din veya din adamları değil, ekonomistler, fizikçiler, siyaset bilimciler, psikologlar, sosyal danışmanlar ve doktorlar olacaktır.

Sekülerizmin bir başka boyutu dünyalılaşmadır. Yani içinde yaşanılan zamanın koşullarını tanıyan, zamanın sorunlarını bilen ve zamanın gerektirdiği pragmatizmi en üst düzeyde uygulayan bir toplumsal yapıyı inşa eden bir dünyevileşmeyi gerçekleştirmektir. Bunun diğer adı dünya ile uyum içinde olmak demektir.

Sekülerizmin bir diğer boyutu toplumun dinle olan bütün ilgisini kesmektir. Bu durumda ortaya çıkacak tablo, insanların iç dünyalarında etkisi minimize edilmiş, bir dinsel duygudan öteye hiçbir hükmü olmayan bir dinin ortaya çıkmasının sağlanmasıydı.

Sekülerizmin bir boyutu da, dini değerlerin yerini kurumların almasıydı. Böylece inançsal bağlamdaki kutsalın yerinin insanileştirilmesi hedeflenmiştir. Kutsal, hayattan uzaklaştırılmak suretiyle fiziksel doğa ile baş başa kalınacak ve yaşam tümüyle aklın yörüngesine girmiş olacaktı. Netice itibariyle varılmak istenen hedef “kutsal toplumdan seküler topluma geçişi” gerçekleştirmekti. Yani Tanrı inancının ortadan kalkmasıydı asıl hedef.

Seküler Kaos

Seküler kaos tabirini Tage Lindbom’dan aldım. Şöyle diyor:”Unutmayalım ki, kaos seküler insanın üstüne tüm karanlığıyla abanan bir tehdittir. İlahi yaratış bir düzendir; kozmos ve bu düzenin inkar edilmesi gidilecek son merci olarak geriye adı kaos olan tersini, yani şeytani kutbu bırakacaktır.” (Başaklar ve Ayrık Otları, s.47) Seküler kaosun farkında olmak için sekülerizmin içeriğini bilmek ve anlam dünyamızda neye tekabül ettiğini tespit etmek önemli bir gerekliliktir. Bir Müslüman olarak söylem düzeyinde seküler olmadığımızı söylerken, bireysel ve toplumsal hayatımızda sekülerizmin hükümleri geçerli oluyorsa, en masum değerlendirmeyle bu bir bilinçsizliğin göstergesi olmaktadır.

Konunun önemine binaen sekülerizm ile ilgili bir yazar, düşünür ve entelektüelin konu etrafındaki tespitlerine yer vermek istiyorum. ‘Hilafeti Hatırlamak’ kitabında Salman Sayyıd şu açıklamalarda bulunmaktadır: “Epistemolojik bir kategori olarak sekülerizm, Tanrı merkezli bir episteme’den insan merkezli bir episteme’ye geçiş olarak tarif edilebilir. Bu argümanın özü, sekülerizmin; bilginin üretimini kontrol etmeye yönelik dini otoritelerin iddialarının meşruiyetini ortadan kaldırdığı ve kutsal anlatılarda bulunan ontolojik iddiaların bilimsel odaklı bir ontoloji lehine reddedilmesinin koşullarını yarattığı iddiasıdır.”(s.69) “Sekülerizm iç barışı sağlamak ya da epistemolojik ilerleyişi güvence altına almak için değil, Batılı tarih yazımı hegemonyasını korumak için konuşlandırılır. Bir başka deyişle, sekülerizm hakkındaki güncel tartışmalar, dini siyasetten ayırmak olarak beyan edilen kaygılardan daha çok Müslümanların depolitizasyonu ile ilgilidir.” (s.84-85)

Abduvahap El-Messiri, ‘Hamburger Medeniyeti’ adlı kitabında sekülerliği psikolojik sömürü bağlamında değerlendirirken şu görüşlere yer vermektedir: ”Sömürgeci seküler yönlendirme medeniyeti bizzat Batı insanının kendisini, sömürü çeşitlerinin en kötüsüne maruz bırakıyor. Bu sömürü çeşidini “psikolojik sömürü” olarak isimlendirebiliriz. (…) Kuşatıcı sekülerizm, teori; sömürü de bunun uygulamasıdır. Bu ikisi madeni bir paranın iki yüzü gibidir. Batı’da kuşatıcı sekülerizm, maddi çerçevede bir yönlendiriciliğe dönüştü. Böylece Batı insanının bir kalıba sokulması ve uysallaştırılması tamamlanınca, onun kullanılacak bir maddeye, yani bir üretim ve savaş enerjisine dönüştürülmesi son derece kolay hale geldi. Orduların oluşturulması da bu yolla sağlandı. İşte psikolojik sömürgecilik de budur.” (s.312-313)

‘Sekülerliğin Biçimleri’ adlı kitabında Talal Asad ise dikkatimizi sekülerizm ile modernizm arasındaki ilişkiye çekmektedir: “ ‘Sekülerizmin’ ayırt edici yönü yeni  ‘din’, ‘etik’ ve ‘siyaset’ kavramları ve bunlarla ilişkili yeni kurallar öngörmesidir. Pek çok insan bu yeniliği sezmiş ve farklı şekillerde tepki göstermiştir.” (s.11-12)  “Bir toplumun modern olması için seküler olması gerekir ve seküler olması için de dini siyasi olmayan alanlara sürmesi gerekir, çünkü böyle bir düzenleme modern toplum açısından esastır.” (s.218) “Modernliğin merkezinde sekülerizm yer alır.” (s.24) “Modern vicdan aynı zamanda seküler bir vicdandır, ahlakileştirilmiş dini kapsayan bir kategoridir.” (s.130)

‘Hakikat Bilincinin Kaybı’ adlı kitabında Atasoy Müftüoğlu sekülerizmin tahakkümünden insanı şeyleştirmesine kadar birçok konuda özgün ve doyurucu üslubuyla şu uyarılarda bulunmaktadır: ”Batı Hıristiyanlığına özgü bir kategori olan sekülerlik, toplumumuzda/toplumlarımızda olağan bir insanlık durumu haline gelebiliyor, küresel bir sürece dönüşebiliyor. Seküler aklın, seküler mantığın diktatörlüğü yoluyla, seküler siyasetin hegemonyası kurumsallaşıyor.” (s.8) “Seküler bir dünyada bütünü, bütünlükleri düşünmek ve yaşamak hiçbir şekilde mümkün olamaz. Bütünlük bilinci bozulunca her şey bir yığın ayrıntıya dönüşür. İslami bütünü, bütünlüğü temsil bilincini, ahlakını, hassasiyetini, sorumluluğunu kaybetmek göreliliğe savrulmak demektir. Göreliliğe savrulmakla, hiçliğe savrulmak arasında hiçbir fark yoktur. (…) “Sekülerizmin meşrulaştırılması tartışma ve sorgulama konusu olmaktan çıkarılması sömürgeleşmenin içselleştirildiği anlamına gelir.” (s.68) “Modern seküler burjuva uygarlığı, ideolojik ve ırkçı temelde elit azınlıklar için tasarlandı, konumlandırıldı ve uygulamaya konuldu. Irkçı liberaller, modern zamanlar boyunca bütün kavram ve kurumları beyaz ırkın özel ayrıcalıkları olarak gördüler. Eşitlik ve özgürlük hep söylem düzeyinde kaldı, “demokrasi” de her zaman bir süs eşyası olarak kullanıldı.” (s.64) “Seküler tahakküm sebebiyle İslami bütüne o kadar yabancılaştık ki, İslam’a özgü gerçek aidiyet niteliklerinin, değerlerinin neler olduğunu bilmiyoruz.” (s.148) “Modern seküler projeyi sorgulamaksızın, bu projeyle yüzleşmeksizin, bu projeyi reddetmeksizin herhangi bir şekilde bir bağımsızlıktan söz edilemez.” (s.23)

Seküler kaosu işaret etmesi bakımından Tage Lindbom’un ‘Başaklar ve Ayrık Otları’ kitabından aşk ve adalet konusundaki tespitlerine ter vermek istiyorum: “Aşk, sekülerleşme tarafından provoke edilen ve giderek yayılan bu karışıklığın önde gelen kurbanlarından biridir. (…) Manevi kavramlar dünyasında değiştirilme ve yozlaştırılma tehlikelerine aşktan daha savunmasız ve daha fazla önde bulunan bir başkası yoktur. (…) Tüm yaratılmışlar ve sonradan türemişler son tahlilde kutsal kaynağına indirgenebileceği gibi aşkın tüm kaynağı da kökünü Tanrı’da bulur. Tanrı aşktır ve bu O’nun yaratmasına bakılınca da doğrulanır. İlahi gerçekliğin bir yönüdür aşk.” (s.161-162) “Alt-üst oluş ve yıkımın modern süreçlerinin en büyük kurbanlarından birisi, hiç kuşkusuz aşktır. Belki de adalet kadar kurban edilmişliği söz konusudur. Çıkış noktaları ise her zaman aynı: bireysel insan. Çünkü İnsan Krallığı’nda “benden başka hiçbir tanrı” prensibi işler ve insanoğlu tertibinde bulunan her türlü aracı kullanarak iktidar pozisyonunu zapt u rapt altına almak durumundadır. (…) Sekülerleşmiş insan aşkı ve adaleti de “istila” etmiştir.” (s.178-179)

Sonuç Yerine

İnsanın fıtri yapısı bozulunca istikametinde de sapma meydana geldi. Daha doğrusu insanın istikameti buharlaştı. İnsan, yolcu olduğu bu dünyaya çakılıp kaldı. Her türlü ilahi değere savaş açtı. Böylece sekülerizm bataklığına saplandı. Dünyevileşti, paganlaştı, dinsizleşti, körleşti, ilgisizleşti ve seviyesizleşti. Üç günlük dünya hayatını kaos üreten senaryolarla geçirdi. Sekülerizmin kaos sahnelerini özgürlük iştihası, iktidar arzusu ve sahip olma duygusu oluşturdu. Sonuçta bağımlı, mükemmellikten uzak, eksik, sarhoş ve “patolojik pasif” bir insan türedi: tek başına bir birey, sorumsuz ve ahlaksız. Peki, bu girdaptan çıkmak için çözüm nedir? Çözüm ve çıkış yolu tevhittir. Kur’an’da vasıfları zikredilen, eşi ve benzeri olmayan, bir ve tek olan, her şeyin yaratıcısı, sahibi ve maliki olan, kendisinden başka bir ilah ve rabbin olmadığı Allah tasavvurunu inşa etmek gerekir. Böylece seküler kaostan tevhidi kozmosa izlenecek bir istikametle çıkış ve çözüm gerçekleşebilir.

 

 

[1] Bu konu ile ilgili geniş bilgi için Davut Dursun’un Din Bürakrasi’si kitabına bakılabilir.