AİLE/ANALİZ

       

KUR’AN’DAN MUCİZE’YE BAKMAK

Nesibe ŞENATLI

 

Mucize konusunda Müslümanların mevcut algı ve inancı iki şekildedir: Birincisi, Muhammed (as) dâhil tüm peygamberlere mucizeler verilmiştir. İkinci görüş ise Muhammed (as)’dan önceki peygamberlere mucize verilmiş ama Muhammed (as)’a Kur’an dışında bir mucize verilmemiştir.

Biz bu makalede mevcut iki görüşten farklı olarak, Muhammed (as) da dâhil hiçbir Peygambere kesinlikle mucize verilmediği tezini işleyeceğiz.

Kendisini İslam’a nispet edenlerin çoğu, mucizenin varlığına inanır. Mucizeye inanmanın teolojik ve sosyo-psikolojik analizi yapıldığında, mucizeye inanmanın temel sebeplerini anlamak mümkündür. Öncelikle mucizeye inananların ortak özelliği, Allah’ı “güç” öncelikli kabul ve cezalandırmak için kullarını gözetlediğine inanmalarıdır. Esasen bu inanca göre kullarını gözetleyen Allah, gücünü göstermek için(!) onların işlediklerinin cezasını hemen, dünyadayken verir. Hâl böyle olunca Allah’ın resullerinin de bu güç ile (Allah’ın verdiği güç ile mucize göstererek) kavmini etkilemesi ve aciz bırakarak, onları iman etmeye zorladığına kesin olarak inanmalarının sebebini anlamak zor değil. Çünkü bu algıda “Allah’ın insanları gözetlediği ve gücüne boyun eğmeyip resullere tabi olmayanları, kısaca iman etmeyenleri, dünyadayken bir öldürme çeşidiyle helak(!) ederek yok ettiğine inanılır. Güç ilahı insan ve mucize denklemine helak da eklenerek, Allah’ın gücü’nün(!), nebilerinin şahsında mucize ile görünür kılındığına inanılıyor. Aslında bu inanç, resullerin verdiği mücadele ve uğrunda ödedikleri bedeller ile emeklerini görmezden gelen bir anlayıştır. Kanaatimizce böyle bir anlayış hem peygamberlerin örnekliklerine zarar verir hem de Allah’ın RAHMAN olmasını, rahmetini görmeyi ve öncelemeyi engeller. Dolayısıyla mucizenin varlığına inanmak, öncelikle Allah’a ve Kerim kitabı Kur’an’a haksızlıktır ve resullere haksızlıktır. Kur’an’i karşılığı olmayan bir şeyi Allah’a söyleterek, davet-tebliğ çalışması yapanları O’nun adına yanlış yönlendirmektir.

Oysa Allah, “Resuller içinizden biridir ve sizin gibi birer beşerdir ama onlara vahyediliyor.” der. Esasen mucizenin varlığına inanmak, Allah’ın Kur’an’da kıssalarla vermek istediği mesajı anlamamaktır. Çünkü tüm resullere vahyedilmiştir ve onlar itaat edilmek için izlenirler. Hatta resullerin en önemli misyonu, vahyin kendilerinde ete-kemiğe bürünmesi ve örnek olmalarıdır. Olağanüstü ve insanüstü gösterilerde bulunan resuller, anlaşılamayacakları için izlenmeleri de mümkün olamayacaktır. Nitekim öyle de olmuştur: Peygamber kıssası ders alınmaya teşvik için söze konu edildiğinde “ama o peygamberdi” ifadesini duyanlarımız çoktur ve müşrik aklın da sığındığı mazeretlerden biridir.

Müslümanların mucizeye inanmasının temel felsefesi, ne yazık ki Allah’ı ve kitabını Kur’an’dan tanımamalarıdır.

Allah’ın resullerinin davet ve tebliği usulü, insanların aklına hitap ederek onları imana veya hidayete ikna etmektir ki buna cihad denir. Cihad hakkı batıldan ayırmak için düşündürerek bilinç üretme veya bilinçlendirme faaliyetidir ve asla zorlamayla olmaz. Oysa mucizeye inananların mantığı, böyle bir zorlamayı dışlamaz.

Materyalizm, sekülerizm ve dinciliğe (mistizme) alternatif olan İslam’a ulaşma engellerinin ortadan kaldırılması, risalet sorumluluğu verilen bir model (usve-i hasene) ile mümkündür ki zaten bu sünnetullahtır ve hep böyle olmuştur. Sünnetullahın ise, mucize ile hiç mi hiç alakası yoktur.

Mucizenin varlığına inananlara göre, inanmayanlar cezalandırılırken(!), aksine Kur’an’da zulmetmedikleri sürece insanların inanmama özgürlüğüne sahip oldukları haber verilir. Hatta onların ecel-i müsemmasını (kendilerine tanınan hayat hakkı) sonuna kadar kullanacakları garantisinin de verildiği yine Kur’an’da garanti edilmiştir.

Kur’an’da “ayet”, “beyyinat” ve birkaç yerde de “sultan” kelimeleri, mucize olarak tercüme edilmiştir. Biz bunun doğru olmadığını, Kur’an’ı Kur’an’la çalışmamız sonucunda fark ettik.

Kur’an’da hiç geçmeyen mucize kelimesi “acz” kökünden türemiştir ve “aciz” bırakan manasına gelir. Acz kelimesi de Kur’an’da “Allah’ı aciz bırakamazsınız (mu’cizin)” şeklinde defalarca geçtiği halde, geleneksel görüşün düşüncesini destekleyen mucize şeklinde bir tek yerde bile geçmez. Buna rağmen mucizenin varlığına inanmak, en basit ifadeyle Kur’an’daki kıssa semantiğini bilmemektir. Kelime “mucizin” formuyla defalarca Allah’ın ayetlerini geçersiz kılmak veya etkisizleştirmek anlamında geçer. “Muaccizin” tabiri yaşlı diye tercüme edilir ama aslında güç yetirememek veya yaşlılıktan dolayı gücü yetmemek anlamında yaşlı manasında kullanılan İbrahim (as)’ın karısı için “acuzun” ve “yuciz”, Lut (as)’ın karısı için “acuze”, şeklindeki kullanımlara rağmen bir kere bile, klasik anlayışı doğrulayacak mucize formunda geçmediği açıkça görülüyor.

Peygamberler, kendilerine verilen beyyinatla, yani vahiyle karşısındakileri hep aciz bırakmışlardır. Allah Kur’an’da, resullerine vahyettiği delillere asla “mucize” demez ve hep “ayet” (işaret, delil) veya “beyyinat” der.

Rivayetçi veya gelenekçi damar mucize derken peygamberlerin mucizelerini, kâinat kanunlarını veya sünnetullahı bozan deliller, ya da mucizeler olarak kabul ederler. Hatta mucizeler olmadan veya mucizeye inanmadan peygamberlere tabi olunamayacağını iddia ederler. Yani rivayetçilere göre peygamberlerin mucizesi, sıra dışı veya olağanüstü olduğu için insanlar anlayamazlar ve böylece aciz kalırlar(!) Esasen müşrikler peygamberler hakkında insanlara, vahye, tabiat ve varlık kanunlarına (sünnetullaha), akla-mantığa uymayan birtakım iddialarda bulunuyorlar ve bunları da uydurdukları mitolojik rivayetlerle temellendirmişlerdir. Peygamber mucize gösterince, ancak resul olarak kabul edilebilirdi. Görülüyor ki mucize inancının altında, peygamberlerin ulaşılmaz birisi olduğuna inanmak yatmaktadır. Bu düşünce Kur’anî temelden yoksundur. Kaldı ki bu inanç sahiplerinin peygamber mucize(!) gösterdiğinde(!) bile iman etmedikleri ve helak(!) oldukları da Kur’an’da haber verilir.

Allah sünnetini herhangi bir şey, kişi veya toplum için değiştirmez. Bu kesin hüküm Kur’an’la sabittir.  Kur’an’daki ayet ve delillerin hiçbiri, tabiat kanunlarına, sosyo-psikolojik ve fiziki yasalara zıt değildir ve her birinin Kur’an’da bir izahı vardır.

Elimizdeki tercümelerin ekserisi rivayetlerle, İsrailiyatın tesiri ile şekillendiği için ve Müslümanlar da Kur’an’ı bu malzeme üzerinden anladığı için mucizenin varlığına inanılıyor. Çünkü rivayetçiler Kur’an’daki normal (tabiat kanunlarını bozmayan) ayetleri çarpıtarak veya öncekilerin/atalarının yanlışlarını tekrar ederek, ayet, beyyinat ve sultan kavramlarını, kâinat kanunlarını bozan mucizeler şeklinde meallendirmişlerdir. Bu hâl ve anlayış “Bizim peygamberin mucizeleri, önceki peygamberlerin mucizelerinden daha üstündür ve bizim peygamberimiz de diğer peygamberlerden tabii ki daha üstündür” inancıyla, Allah’ın elçileri yarıştırılıp bu anlayış meşrulaştırılıyor. Hâlbuki Allah müminlerin peygamberler arasında ayrım yapamayacakları uyarısını yapmıştır. Allah Muhammed (as)’a hiçbir mucize (ayet) vermediği gibi, ona sadece beyyinatı vahyettiğini (Kur’an), istedikleri veya bekledikleri herhangi bir mucizenin/ayetin gerçekleşmeyeceğini, yani istekleri doğrultusunda bir ayet ya da hükmün gelmeyeceğini de açıkça ilan ediyor.   Enam sûresinde ise Allah, Muhammed (as)’ın ayet (mucize) isteyenlere vereceği cevabı kesin bir şekilde bildiriyor:

De ki: “Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı (bu vb ayetlerde geçen gayb’ın vahiy olduğu, ilgili ayetlere bakıldığında görülecektir) da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum (çünkü ben de sizin gibi bir beşerim/ölümlüyüm, hata yapabilen bir kulum, bir insanım). Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum.“ De ki: “Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?”

Size ben, “Allah’ın hazineleri yanımdadır”, demiyorum; gaybı da bilmem. “Ben bir meleğim” de demiyorum (bu klasik melek algısına reddiyedir ve melek konusu Kur’an merkezli yeniden çalışılması gereken temel bir kavramdır).

Kur’an’da üç temel kavram vardır ki, çoğunlukla mucize olarak kabul edilir ve tercümelerde böyle karşılık bulur. Bunlar:

Geleneksel Dinde Ayet Kelimesinin Mucize Olarak Anlaşılması

Ayet kelimesi, Kur’an’da en çok kullanılan “çok anlamlı” kelimelerden biridir. Bir kişi veya şeyin tanındığı işaret, simge veya iz; birinden diğerine gönderilen mesaj, delil, alamet, ibret, ders, göklerde ve yerde yaratılan varlıklar,   insanın kendisi, (bir beldede Müslümanların yaşadığının işareti sayılan) minare gibi anlamlara gelir.

Ayatillah: Allah’ın kat’i delilleri!

Müslümanların ayet kavramını mucize olarak anlamaya başlaması, rivayetlerle İsrailiyatın kapsama alanına girdikleri 2.yy.’dadır. Mucize kavramı 3 ve 4.yy.’da artık retorik olarak Müslümanların literatürüne yerleşmiştir. Ondan önce ciddi bir kullanıma rastlanmadığı, araştırmalarda dikkat çeker.

Muhammed (as) müşriklerin işine gelmediği için onların hoşuna gitmeyen bir ayet getirdiğinde: “İşimize gelen bir ayet uydursan veya icat etsen, düzsen de getirsen” diyorlar.

Muhammed (as)’a: “Senden önce de resuller gönderdik. Onların hepsi normal insanlardı (eşleri ve çocukları vardı, yer içerlerdi). Hiçbir resul Allah’ın bildirdiğinin dışında (metinde bi iznillah şeklindeki terkib, Allah’ın izniyle diye tercüme ediliyor ama bu doğru değil. Biz Allah’ın bildirisi olarak anlıyoruz) bir ayet getiremez.”   Rad suresinde geçen ve resule verilen ya da Allah’ın bildirdiğinin dışında verilmeyecek olan “ayet”, Araf suresinin 203. ayetinde müşriklerin Resulullah’tan istediği, onların rantını veya dinini destekleyecek bir “ayet” ya da kendilerinin isteklerine uygun olan bir “delil”dir, mucize değil! Onların dediğini getirmediğinde de onunla alay ediyorlar. Rasulullah’ın müşriklere söylemesini istediği net cevabı Allah bu ayetle emrediyor. “De ki: Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Kur’an ayetleri (sizin istediğinizi verecek değil) inanan ve güvenen bir kavim için Rabbinizden bir basirettir, müminler için hidayet ve rahmettir.”

Benzer içerikteki başka ayetlerde, geçmişte yaşanmış ama sonraya aktarım esnasında çığırından çıkarılmış ve maksadından uzaklaştırılmış ders ve ibret alınmaya konu olduğu için doğru aktarılması istenen tarihi olayların, hak olarak Kur’an’da bildirilmesi “ayet” kelimesiyle ifade edilir: “İşte bunlar Allah’ın ‘ayetleridir’ Biz onları sana (izlemen için) hak olarak tilavet ediyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş resullerdensin/murselin.”

Mekkeli müşrikler Rasulullah’a şöyle diyorlar: Mekke’de çekilen su sıkıntısını giderecek su kaynakları fışkırtmadıkça (müşriklerin bu isteklerinin bizzat resulün kendi dilinden ayetle reddedilmesine rağmen, Müslümanlar Rasulullah’ın parmaklarının arasından su fışkırtma mucizesini uydurmuşlardır), içinden nehirlerin çağıldadığı hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu bir bahçen olmadıkça, yahut o ikide bir de bizi tehdit ettiğin azabı getirmedikçe/göğü üzerimize indirmedikçe (burada Müslümanların şakkul kamer uydurmalarını hatırlamak gerekir), altından evin olmadıkça veya göğe yükselmedikçe (miraç uydurması korkunç), yazılı ve elimize alıp okuyacağımız bir kitap görmedikçe (seküler zihniyetlilerin ortak özelliği: görmediğimize) inanmayız derler. Benzer inançlardan uzak durması gereken Müslümanlar da, imanı görsel mucizelere konu ettiler maalesef.

De ki: “Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben mümin olmak isteyen bir kavim için, sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.”

Eğer kendilerine (onların istediği) bir ayet (mucize!) getirsen inanacaklarına yemin edenlere de ki: ayetler Allah indindendir. Esasen sen, istedikleri ayeti getirsen de onlar inanmayacaklardır ama zaten getiremezsin.  Bu ayette, müşrik aklın ve inancın istediği veya beklediği türde bir ayetin asla olamayacağı haber veriliyor.

Allah Musa (as) ile Harun(as)’ı risaletle görevlendirip firavuna tebliğ için gönderdiğinde, ikisine de şöyle demelerini istiyor: “Biz Rabbinin elçileriyiz… sana Rabbinden ayet getirdik. Selam (barış-güven ve selamet) hidayete (yani vahye, dolayısıyla risalete ) tabi olanlaradır.”  demelerini istiyor. Buradaki hidayet biraz öncesinde ayet şeklinde ifade edilen vahiyden başka bir şey olamaz. Allah Kur’an’ı ve meseleleri izah etmedeki “mesani” özelliği kullanarak birçok kelime-kavram ve farklı örneklerle konuya açıklık getiriyor. Hz. Musa’ya dokuz apaçık ayet/ayetin beyyinat verilmiştir. Aynı terkip Kur’an için de kullanılıyor.

Beyyinat Kelimesine Mucize Denmesi

Bütün resuller kavimlerine beyyinat ile (vahiy ile) gelmişlerdir.  Musa (as)’a beyyinat/vahiy (mucize olarak tercüme ediliyor) verilmiştir.   İsrailoğullarına gelen resullerin hepsi beyyinatı getirmişlerdi.  Muhammed (as)’a nazil edilen vahye beyyinat deniliyor.

Müşrikler Muhammed (as)’a: “Rabbinden bize inanmamız için bir ayet (delil ya da mucize diye tercüme ediliyor) getirsen ya!” dediler. Allah cevaben, tüm önceki resullerin getirdiği beyyinatın, onların bildiği önceki suhuflarda zaten var olduğuna, Kuran’ın da onlardan farksız ve beyyinat olduğuna dikkat çekiyor.

Yusuf (as) da beyyinatla kavmine gelmişti.  Oysa gelenekte Yusuf’un mucizelerinden hiç bahsedilmez. Dolayısıyla Yusuf’a gelen beyyinat, nasıl ki vahiyse, diğer peygamberlere gelen beyyinat da Allah’ın vahyinden başka bir şey değildir.

“Ahirette cehennemliklere sorulacak: Size resuller beyyinat getirmediler mi? Evet getirmişti, diyecekler.” Buradaki beyyinat vahiy değil de nedir?

Peygamberleri kendilerine beyyinatı getirince sahip oldukları şirk inançlarına dayanarak istihza/alay ettiler ve “Bizim gibi bir beşer mi bize hidayeti/rehberlik ya da doğruyu gösterecek!” diyerek beyyinatı reddettiler. Bunun peygamberlerin risaletini ve dolayısıyla vahyi reddettikleri, anlamına geldiği apaçık ortadadır.

“Sultan/S-L-T” Kelimesinin Mucize Olarak Anlaşılması

Kelime Kur’an’da birkaç anlamdaki kullanımıyla beraber, sulta ve musallat ile aynı köktendir. Hâkimiyet, huccet, bürhan, delil, yetki, güç ve söz hakkı manalarına gelmesine rağmen bazı meallerde mucize olarak tercümede karşılık bulabilmiştir.

Hud suresinin 96. ayetinde Musa (as)’a risalet ve tebliğ yetkisinin verilmesi bildiriliyor. En çok okunan Diyanet’in mealinde yetki anlamında kullanılan “sultan” kavramı, Musa (as)’a verilen mucizeler olarak tercüme edilmiş. Oysa Musa (as)’a firavun ve mele’si (ileri gelenler, ekip arkadaşları veya yetişmiş kadro) Musa’ya zaten sihirbaz diyordu. Musa’nın mucizelerine inanmak mele ile aynı paydada buluşmaktır. Hâlbuki Musa’nın mucizeleri şeklinde anlaşılan kelimelerin hepsi mecaz olarak kullanılmıştır. O aldığı vahiyle sadece Allah’a davet etmiştir. Asasının yılan olması şeklindeki kabul, aslında Musa’nın vahye yaslanarak (vahiy öncesi asa ise Musa’nın önceki kazanım ve donanımıdır) tüm yetenek ve imkânlarıyla seri mücadelesi anlatılır. Elinin beyaz olduğu kabulü, onun suçluluk psikolojisinden kurtarılmasıdır, yani sadrının şerh edilmesidir. Bu Muhammed (as)’a İnşirah suresiyle yapılanın aynısıdır, herhangi bir mucize falan değildir. Firavunun denizde (ki ayet metninde hem bahr, hem de yemm kelimesini kullanılması dikkat çeken bir ayrıntı) boğulması (ğarake kelimesi boğulmak anlamının yanında birini alt etmek, gücünü yok etmek anlamına da gelir), Musa’nın risaleti ve tebliğ mücadelesinin karşısında mağlup olmasıdır.

Neden Mucize Yoktur?

“Kendilerine tilavet etmen için (takip etmeleri ve sana ’vahye tabi olarak’ itaat etmeleri için) sana kitabı indirmemiz onlara kâfi gelmedi mi?  Şüphesiz bu kitap rahmettir ve inanan ve güvenenler için de zikrdir/hatırlatmadır”

Kur’an imanın tek referans kaynağıdır. Çünkü Kur’an akla hitap eder ve selim akıl sahipleri için hidayettir. Klasik din algısındaki mucizenin, akılla ve ispatlanabilirlikle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Kur’an’da müphem veya anlaşılmayan hiçbir ayet veya konu yoktur, olamaz. Eğer iddia edildiği gibi olsaydı (geleneksel algı mucizelerin anlaşılmasına gerek olmadığına inanır) bu, Kur’an’da çelişki olduğu anlamına gelirdi. Kur’an böyle bir çelişki barındırmayan ve her tür eksikten münezzeh olan Allah’ın kitabıdır. İsrailiyattan beslenen rivayet temelli mucize, ne Muhammed (as)’a ne de insanlık tarihi boyunca gönderilen hiçbir peygambere verilmemiştir.

Peygamberlerin kendi kavimlerinin içinden biri olmasının vurgulanması, başka sebepleriyle beraber, iki ayaklı vahiy olan nebi-resullerin anlaşılmaları içindir. Sünnetullahta ve pratik hayatta hiçbir karşılığı olmayan “mucize verilmiş peygamberler” nasıl anlaşılacaktır? Nitekim ya peygamber ve kıssaları çoğunlukla anlaşılamamış veya yanlış anlaşılmışlardır. Bu durumda vahyin nuzül sebebi ile Allah’ın peygamberlerinin anlaşılma iddiası çöker ki Allah böyle bir çelişkiden münezzehtir.

Peygamberlere mucize verildiği iddiaları, sözüm ona evliyaullahın(!) kerametine(!) de kapı açar ki nitekim böyle de olmuştur. Uçuk kaçık hikayelerinin tamamına mucizelerin nasıl referans edildiğini anlamak çok zor değildir.

Hukukçuların başvurduğu “emsal davalar” izlek kabul edilir. Hukukçu, emsal davalarda ve önceki hukukçuların tecrübelerinden yararlanır. Emsal davaların, benzerlerine referans kodları barındırdığı gerçeğinden yola çıkarak, Kur’an’da geçen kıssaların da “tüm insanlar için (çünkü Kur’an herkesin kitabıdır)” hayatın temel ilkelerini barındıran birer kılavuz olduğu, bizzat Allah tarafından haber verilir.

Kur’an’ın üçte birini oluşturan kıssalarda mucizenin varlığına inanmak, kıssaları menkıbeleştirmektir. Bu durumda kıssalar buharlaştığı için, değil ders alınmaya konu edilmek, aslında kıssalar tarihe gömülecektir. En önemlisi de artık kıssaların günümüzdeki inşâi maksadından söz edilemeyecektir.  Dolayısıyla Kur’an’da mucize olmamasının, olmayacağının sebeplerinden biri ve belki de en önemlisi, İslam’ın menkıbe olmaktan kurtarılması ve aslına irca edilmesidir. Böylece Kur’an’da geçen kıssaların maksadı hasıl olacak ve kıssalar, ders alınmaya konu edilerek hayata tesiri sağlanacaktır.

Allah Kur’an’da; vahyi referansı, NEFHE’EDİLEN RUH’U reddeden (ruhla, vahiyle imanı kabul etmemek) ve beşer (fücur tarafına meyledenler) kalmaya kendini mahkûm edenlerin, yaşayan ölüler olduğu haber verilir. İman etmeyenler ile imanını vahye dayandırmayanların sağır, kör ve ölü/mevt olduğunu bildirir.   Böyleleri imanlarını murdar (rics) ettikleri için, tevbe etmedikçe ebedi iflas ile hüsrana uğrayacaklardır ne yazık ki. Vahiy RUH’TUR ve iman nimetinden yoksun olan ölüleri diriltir. Peygamberler de bunları yaşadıkları imansızlık karanlığı ve cehaletinden, hayat bulacakları imanın aydınlığına çıkarmayı teklif ve tebliğ eden en güzel modellerdir.

Allah’ın sünnetinin tebdil ve tahvil edilmesinin mümkün olmadığını bildiren ayetlere rağmen, “Allah dilerse olur” diyerek uydurukçulara malzeme vermek, en basit ifadeyle sünnetullahı bilmemek ve anlamamaktır. Sünnetullah değişmez, değiştirilemez. SÜNNETULLAH DEĞİŞMEYECEĞİ İÇİN DE HAYATI TÜM İNSANLAR İÇİN BİRER İZLEK OLAN PEYGAMBERLERE MUCİZE VERİLMEMİŞTİR.

Kur’an kıssalarının peygamber mucizeleri olarak kabul edilenlerinin başında gelenlerden ikisinin nasıl mucizeye evirildiğini örneklendirelim:

Salih Peygamberin Mucizesi(!)

Müşrik inancında önceki peygamberlere mucize verildiğine inanmanın çok önemli bir yeri olduğundan, “Bize önceki resuller gibi bir ayet! (mucize) getirsin” ki öyle inanalım diyorlar.  Bu istekle sadece Muhammed (as) değil, O’ndan öncekilerin de Allah’ın elçilerine verdiği tepkide de görmek mümkün:

Müşrik Semud kavmi Salih (as)’a: “Sen de bizim gibi bir beşersin, eğer doğru söylüyorsan hadi bir ayet (mucize deniliyor ama aslında bizim inancımıza veya atalarımızın dinine uygun bir işaret), yani olağanüstü bir delil getir” diyorlar.

Salih (as)’ın devesi (metinde naqatullah geçer), aslında günümüzde Allah’ın resulü anlamında kullandığımız ama Kur’an’da karşılığı olmayan kültürel kabul ve ifade olan “Allah’ın peygamberi” gibi, “Allah’ın resulü ya da nebisi” ifadesinin, Semud kavminin dilindeki meşhur kullanımıdır. Allah Semud kavminin Salih peygambere (nebi-resul) muamelesini anlatırken onların o günkü jargonu olan “naqatullah” tabirini aynen almıştır. Semud kavminin müstekbir mele (öncüleri)si, Salih (as)’ın risaletine inanmadıkları gibi, ona itaat da etmediler ve kötülük yaptılar. “Naqatullahın öldürülmesi” ile anlatılmak istenenin Salih (as)’a yapılanlardır.

Salih peygamberin mucizesi olarak bilinen deve hikâyesi veya menkıbesi, İsrailiyat kaynaklı olup, Kur’an’ın orijinal metniyle örtüşmediği gibi, Kur’an’ın semantiği ve kıssalarla verilmek istenen temel mesajlara çok uzaktır, hem de taban tabana zıttır. Çünkü Kur’an’daki kıssalarda yaşanmış hayat kesitlerinin (kıssa), örnek alınmak için peygamberler aracılığıyla, ders alınmaya konu edilerek (peygamber hayatlarından kesitlerin anlatıldığı kıssaların başında defalarca geçen vezkur, “söz konusu kıssayı gündemine al ve onunla beslen” anlamına gelir) her çağa taşınması hedeflenmiştir. Mucize anlayışıyla kıssalar menkıbeleştirildiği için, herhangi bir ders ve ibretten bahsedilemez.

Salih (a s)’ın kıssası ile öncelikle Muhammed (as) eğitilmiş ve kavminin yapacakları veya yapılan zulme karşı tedbir üretmesi öğretilmiştir. Böylece kıssa, tüm insanlara da ibret alınacak bir derse dönüştürülmüştür. Mucizenin ders alınmaya konu edilecek bir tarafı yoktur. “Deve mucizesi/naqatullah” tamamen İsrailiyattan alınmıştır. Salih peygamber ve Semud kavmi ile ilgili ayetler istikrai okumaya tabi tutulduğunda, benzer sonuçları çıkarmak zor olmayacaktır.

İsa (As)’ın Mucizeleri(!)

Hz. İsa’nın kavmine gösterdiğine inanılan “fiili ve somut olarak gerçekleşmiş mucize” şeklindeki genel kabulün tersine, Zuhruf suresi 63. ayetten, Hz. İsa’ya verilen beyyinatın vahiy olduğu açıkça anlaşılıyor. Zira İsa (as) demişti ki: “Ben size, ayrılığa(ihtilafa) düştüğünüz konuları hikmetle çözmek için geldim. Öyleyse Allah’a karşı duyarlı davranın ve bana, yani getirdiğim mesaja itaat edin.” İsa peygamberin ölüleri dirilttiği, kuş heykeli yaparak üfleyip canlandırdığı ve evlerde yapılan her şeyi bildiği ve kavmine bildirdiği şeklindeki mucizelerinin gerçekte olduğuna inananlar, yukarıda zikrettiğimiz ayet metinleri ışığında yeniden çalıştıklarında göreceklerdir ki: İsa (as)’ın mucizesi denilenlerin tamamı, onun risalet görevi gereği vahiyle insanları irşad ederek, inançla ilgili sorunlarını çözüp, hidayet bulmalarına, vahiyle dirilmelerine vesile olmasıdır. Zira literatürde; mucize verilen peygamberin mucizesini gösterdikten sonra, mucizeye inanmayanların (bir öldürülme çeşidi ile) cezalandırılarak yok edildiklerine de inanılıyor (helak!). Oysa kavmi, İsa (as)’ın gösterdiği mucizelere(!) inanmamıştır ve rivayetçi akım da bunu kabul eder. Üstelik İsa peygamberin kavmi için söz konusu edildiği gibi bir öldürülme ile helak ne kuranda ne de rivayetlerde geçmez. Dolayısıyla İsa’nın mucizeleri iddiasıyla meşhur olan bu tez çelişkilerle doludur ve Ehl-i kitab kaynaklarından ve İsrailiyattan alınmıştır. Çok meşhur olup çoğunluk tarafından kabul edilmesi, hakk olduğu anlamına gelmediği gibi, Kur’an’î referanstan da yoksundur.

Sonuç olarak denilebilir ki: Kur’an’ı Kur’an ile anlamaya çalışanların takip edeceği usul ve sorumluluk hem büyüktür hem de çok önemlidir.  İbret-i alem olması için Kur’an’da yer alan peygamber kıssalarındaki bazı bölümleri “mucize” kabulüyle menkıbeleştirmek, kıssalarla verilmek istenen temel mesajları israf etmektir. Ulu-l elbab olanların, literatür prangasından kurtularak Kur’an’ı Kur’an ile, Kur’an’da Kur’an’ı çalışmaları, ayeti ayet ile anlamaları lüks değil, mecburidir. Günümüzü ve sorunlarını, DÜNÜMÜZDE YAŞANAN USVE-İ HASENE KISSALARIN satır aralarında verilen temel mesajlarla çözmek, Allah’ın kitabına imanın gereğidir.  Çünkü Allah Hud suresinin 1 ve 2. ayetlerinde Kur’an’ı bizzat açıkladığını bildirir. Bunun sebebinin de “Allahtan başkasına kul olmamak” olduğunu ilan eder. Aslolan mucize var mıdır, yok mudur? sorusunun cevabını bulmakla zaman harcamak değil, Allah’ın dediğine teslim olmaktır. Allah dediği sadece Kur’an’dır, o da orijinal metinden başkası değildir.

Rahman olan Rabbimiz, Mü’minleri el Hakk olan Kur’an’da sabitlesin.