KUR’AN’DAN KOPUŞ VE MUHKEM-MÜTEŞABİH’İN ANLAMI

 Prof.Dr.İbrahim SARMIŞ

                                         

Zamanla ve farklı kaynaklardan oluşan din kültürünün vahyin önüne geçmesi ve yönlendirmesiyle meydana gelen Kur’an’dan kopuş, birçok kavramın Kur’an’a aykırı bir şekilde anlaşılmasına yol açmıştır. Bunlardan biri, Âli İmran/7 ayetinde geçen muhkem ve müteşabih kavramlarıdır.

 

“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde yamukluk bulunanlar fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. Bunu ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar” (3 Âli İmran/7) ayetinde geçen muhkem-müteşabih’in tanımı, muhkemlerin kitabın anası olmasının anlamı, tevilin anlamı, kalplerinde hastalık olanların kimliği ve müteşabihleri tevil ederek çıkarmak istedikleri fitnenin anlamı, müteşabihin tevilini yalnız Allah’ın-ve ilimde rasih olanların-bilmesi, rasih olanların kimliği ve söylediklerinin anlamı, konuları bugüne kadar ulemayı uğraştırmış ve farklı şekillerde açıklanmıştır. Öyle ki Fahreddin Razi’nin dediği gibi, her mezhep kendi görüşünü destekleyen ayetleri muhkem, diğerlerini ise müteşabih olarak tasnif etmiştir. (bkz.Razi, Mefatihu’l-Ğaby, VII, 152).

“Bu, ayetleri muhkem kılınmış bir kitaptır” (11 Hud/1) ayetinde Kur’an, tamamının muhkem olduğunu söylerken, “Allah, sözün en güzelini müteşabih bir kitap olarak indirdi” (39 Zümer/23) ayetinde de müteşabih bir kitap olduğunu söyler. Kur’an’ın tümünün muhkem olması, genel olarak, bütün söylediklerinin yerinde ve sağlam olup hakkında bir eksiklik ve şüphenin geçerli olmaması, anlamında değerlendirilirken, müteşabih olması da ortak özellikler taşıması ve birbirine benzer olması olarak değerlendirilmiştir.

Âli İmran/7.ayette sözü edilen muhkem-müteşabih’le ilgili ortaya atılan çok sayıda görüş[1] arasından önemli olanları şöyle özetleyebiliriz:

1-Kur’an’da yalnız bir anlama gelen tek boyutlu ayetler muhkem,  birden çok anlama gelebilen çok boyutlu ayetler ise müteşabihtir. Mukattaa harfleri, Hz.Musa ve Salih Kul’un kimliği ve ikisi arasında geçen olaylar,  Zülkarneyn, Yecuc Mecuc ve Dabbetularz, Allah’ın zat, sıfat/isim ve fiilleri, arş ve kürsü, istiva, melekler, kıyamet saati,  ahiretin açıklanmayan ahvali ve diğer gaybi şeyleri anlatan ayetler[2] gibi.

2-Başka bir anlayışa göre bütün ayetler bir yönü ile muhkem, bir yönü ile müteşabih olup iki boyutlu bir derinlik arz etmektedir. Ne zaman geleceği bilinmeyen azabın başlarına gelmesini isteyenlerin yaptığı gibi, konusu müteşabih (ne zaman olacağı henüz bilinmeyen) olan muhkem ayetlerin ardına düşenler inkarcılar olmaktadır.

“Ayetler, Hz. Peygamber’e Kur’an’ın verilmesiyle yerin, göğün sırlarının verildiğini dile getirmektedir. Dolayısıyla müteşabihlik, muhkem ayetlerin gizemli boyutunu ifade eden bir anlama gelmektedir.

Bu noktada belirtmeliyiz ki müteşabih kelimesine gaybî anlamı vermek Arap dili açısından mümkündür (İbn’i-Manzur, Lisanü’l-Arap). Neticede bütün ayetler bir yönüyle muhkem, bir yönüyle müteşabihtir. Daha genel bir anlamda Kur’an’ın tamamı muhkem, tamamı müteşabihtir; yani iki boyutlu bir derinlik arz etmektedir. Çünkü gizemli bir dünyadan gelip somut dünyamıza hitap etmekte, muhkem sözlerle gizemli olayların somut olarak ortaya çıkacağını haber vermekte, buna karşın en somut olay ve olguların gizemli, derin anlamlar barındırdığına dikkat çekmektedir.

Sözel anlamda Kur’an’ın bütün ayetleri (sözleri) muhkemdir. Bahsettiği konular ise iki açıdan ele alınabilir. Birincisi gaybi olaylar müteşabihtir ama muhkem sözlerle haber verildiği için muhkemliğinde kuşku yoktur; muhkem olarak sonuçlanacak ve somut olarak ortaya çıkacaktır.

İkincisi, muhkem/somut olaylar ve onlara ait sözlerdir ki onların da gizemli, derunî manevi anlamları vardır ve görülmeyen, algılanması zor olan olaylara ve konulara ışık tutmaktadır.

Dolayısıyla Müteşabih olmak sözün zayıflığı anlamına gelmiyor, gaybi olaylardan bahsetmesi anlamına geliyor. Yani zaaf, ayetlerde değil, hasta olan kalplerdedir.

Bu bağlamda “Te’vil” kelimesi,  görünmez ayetlerin (onların sözünü ettiği olayların) ortaya çıkması anlamına geliyor ve kalplerinde eğrilik olanlar da tevilini isteyerek konusu müteşabih olan muhkem sözlerin ardına düşüyorsa müteşabih kavramının anlamı, bir anlamda haber verilen gaybî olgulardır. Te’vilini isteyerek görünmez/müteşabih ayetlerin ardına düşenler, onları anlamaya çalışan müminler değil, kalbinde eğrilik, sapkınlık olan (Bakara 10), bundan dolayı “Bahsettiğin azabı getir!” diye Hz Peygamber’e meydan okuyan inkârcılardır. Çünkü kâfirlerin olağanüstü mucize beklentisiyle “Haydi azabı getir!” diye meydan okuması arasında fark yoktur. Dolayısıyla gaybi haberlerin gerçekleşmesi Kur’an’ın tevili olmaktadır[3].

3-Başka bir anlayışa göre müteşabihliğin iki taraf arasındaki benzeşme değil, kelimenin çok boyutlu olması anlamında anlaşılmasının yanlış olduğu,  müşabehetin/benzerliğin yüce Allah için kullanılan isim, sıfat ve fiiller ile insan için kullanılan isim, sıfat ve fiiller bağlamında olması gerektiği şöyle anlatılır:

“Ali İmran, 7. ayetteki “ma teşabehe minhu” ve “müteşabihat” kelimelerine gelince; mezkûr ayete temas eden müfessirler başta olmak üzere, yerli ve yabancı Kur’an mütercimleri de dahil, pek çok müellif, bu ayetteki müteşabihatın, “Muhkem’in aksi, ne kastedildiğini anlamak zor olan” manasına geldiğini söylemişlerdir.[4] Bu şekildeki bir izahta ise “teşâbehe” fiilinin zikredilen iki manasından sadece birisi göz önüne alınmış, diğeri ise gözden uzak tutulmaktadır.

Sözünü ettiğimiz müellifler içerisinde, fiilin, “iki şeyin birbirine benzemesi” manasına iltifat eden herhangi bir isme rastlanmamıştır. Halbuki, Kur’an’daki herhangi bir kelimenin tefsiri söz konusu olduğunda, kılı kırk yaran ve Arap dilinde o kelimeyle ilgili mevcut bütün ihtimalleri göz önüne alan müfessirlerin; bu ayet mevzuubahis olduğunda, “teşabehe” fiilinin sadece bir manası (tek boyutu) üzerinde durup, diğer manasına hiç temas etmemelerini anlamak mümkün değildir. En azından, bu müfessir ve müelliflerin, bu fiilin, uygun olmasa da başka bir manasının daha bulunduğunu belirtmeleri beklenirdi. Fakat nedense, bu ayet söz konusu olduğunda, “teşabehe” fiilinin, bu ikinci “benzeşmek” manası daima sükût ile geçiştirilmiştir.

Halbuki kanaatimizce, fiilin “iki şeyin birbirine benzemesi manası üzerinde durmak suretiyle, müteşabihin ne olduğunu daha doğrusu, kelimenin Allah’ın sıfatlarıyla ilgili olup olmadığını ortaya koymak pekâlâ mümkün görünmektedir. (…)

Ayetteki “teşabehe” fiilini, “iki şeyin birbirine benzemesi” manasında alacak olursak, bu takdirde hemen, birbirine benzemesi söz konusu olan iki şeyin ne olduğu akla gelmektedir. Kanaatimizce işte bu soru, ayetteki müteşabihattan kastın, Allah’ın sıfatları olabileceğine işaret etmektedir. Bilindiği gibi Kur’an’da, -ve hadislerde- Allah ile ilgili olarak verilen bütün bilgiler; O’na izafe edilen, yed (el), ayn (göz), vech (yüz) gibi sıfatlar; ityan (gelme), istiva, nuzûl, gibi fiiller ile fevk (üstte olma), kurb (yakınlık), ma’iyyet (beraber olma) gibi mekân ifadeleri başta olmak üzere, hepsi de yaratılanlar ve bilhassa insanlar için kullanılan kavramlardır.

Bu ise insanlara kendi dilleriyle hitap eden Kur’an’ın, insanlar için de kullanılan kelimeler olmasından doğan bir benzerliktir ki biz ayetteki “müteşabihat” veya “ma teşabehe minhu” kelimelerinde söz konusu olan ‘benzeşme’den maksadın bu olabileceğini, yani “müteşabih” denilen şeyin hem insan, hem de Allah için müştereken kullanılan bu kelimelerin ortaya çıkardığı benzerlikten ve bu benzerliğin doğurduğu problemden ibaret olabileceğini söylemek istiyoruz. Söz konusu bu benzerlik ise kanaatimizce, uğraşılması yasaklanan müteşabih probleminden başka bir şey değildir.

Bu problemin sebebi ise tabii ki “dil”dir. İnsan dili, duyuların konusu olan objelerle yola koyulur. Onu, duyularla algılanmayan gerçeklere uygulayınca, bu gerçekler ile algılanabilen fenomenler arasında, gizli veya açık birtakım benzetmelerin (teşbihlerin) yapılması gerekir. Şiir dilinin her çeşidinde görülen bu ortak özelliğe, Cahiliye devri Arap şiiri de yabancı değildir. …(Şair), can sıkıcı bir geceyi, ayakları üstüne ağır ağır doğrulan bir hayvana benzetir. …Burada herhangi bir karışıklığın ortaya çıkma tehlikesi söz konusu değildir; çünkü gecenin ne olduğunu ve onun bir hayvan olmadığını hepimiz bilmekteyiz. Fakat hakkında konuşulan şey, insanın alışageldiği anlamda duyunun konusu olmaktan uzak ise (yani duyu tecrübesinden elde edilen çıkarımların dışında kalan bir şey olursa) o zaman güçlük kendisini hissettirir. Sözgelimi insan, “Allah’ın eli (yed)” şeklindeki sözleri nasıl anlayacaktır? (Watt, Modern Dünyada İslam Vahyi, s. 114-115).

İşte bu noktada ortaya çıkan zorluklarda müteşabihat probleminin temeli bu olmalıdır. “Teşabehe” fiilinin bu manasından hareketle, müteşabihlerin bu şeklide ele alınması ise bize, ayette söz konusu olan “ma teşabehe minhu” ile kastedilen hususların, Allah hakkında Kur’an’da yer alan tavsifler, yani “Allah’ın sıfatları” olduğunu söylememize imkan vermektedir.

“Müteşabihat”ın izahıyla ilgili bu denememiz, zorlama ve uzak bir ihtimal olarak değerlendirilebilir. Ancak daha sonraki devirlerde birçok müellifin, “Allah’ın sıfatları” problemini, “Müteşabihat” konusu içerisinde ele alması (bkz. Eş-Şehristani, el-Milel, I, 137-138 vd.) bizi, bu görüşümüzü ileri sürmekte tereddüt göstermeye gerek bulunmadığı inancına sevk etmektedir.

Müteşabihatın bu şekildeki izahı üzerinde durulabileceğini gösteren diğer bir husus da müteşabihe verildiğini gördüğümüz “Muhkem’in aksi; ne kastedildiğini anlamak zor olan” manasının da bu konuda getirmeye çalıştığımız izah şekliyle ilgili oluşudur. Çünkü burada, anlaşılmayı zorlaştıran sebep, herhangi bir sebep olmayıp, “teşabehe” fiilinin manasının gerektirdiği bir benzerliktir. Yani burada, insanlar için kullanılan kelimeler Allah için kullanıldığı zaman, lafızları benzemekte olan, bu kelimelerin manalarının da aynı olup olmadığını anlama konusundaki bir güçlük söz konusudur. Kısaca söylemek gerekirse, müteşabih kelimesiyle ilgili her izah, “teşabehe” fiilinde mevcut bu “benzeşme” manasıyla ilgili görünmektedir.

Böyle bir izah, müteşabihte hakim olan benzeşme manasıyla ilgisi bulunmayan; müteşabih konusuna dahil oldukları ileri sürülen, sure başlarındaki “el-Huruf el-Mukatta’a”, “ğayb haberleri”, “kıyametin ne zaman vuku bulacağı”, “nasih ve mensuh” gibi hususların, müteşabih kavramının kapsamı dışına çıkarılması neticesini doğuracaktır. Ancak biz böyle bir iddiayı şu anda ileri sürecek durumda değiliz. Bizim esas gayemiz, sadece, ayette tevili yasaklanan müteşabihatın Allah’ın sıfatlarıyla ilgili olmadığı görüşüne karşı; müteşabih kelimesine hakim olan “benzeşme” unsurundan hareketle, müteşabihler arasında esas yer alması gerekenin, “Allah’ın sıfatları” konusu olduğunu göstermektir.

Bu konuya, son olarak şunu da ilave edelim. Bazı müfessirler, mezkur ayetteki “ellezine fi kulubihim zeyğun” ile kastedilenlerin, Ehlu’l-Bida’ olduğunu söylemişlerdir. (Taberi, Cami’, III, 121; en-Nesefi, Medariku’t-Tenzil, I, 146; el-Beydavi, Envaru’t-Tenzil, III, 61.). Bidat Ehli’nin bilhassa Mutezile olmak üzere, akaid ve iman konularıyla uğraşan çeşitli mezhep ve guruplar olduğu ve bunların ele aldığı ve teviline çalıştığı konuların, bilhassa Allah’ın sıfatları olduğu, (Bilhassa bkz. Talat Koçyiğit, Hadisçilerle Kelamcılar, s. 231, 233.),  hatta daha sonraları, Allah’ın sıfatlarını tevil edecek olan Ehlu’s-Sunneden bazı imamların bunu Mutezileden aldığı hatırlanacak olursa, ayette kastedilenin, Allah’ın sıfatları ve bunları tevil edenler olduğu hususunun, tarihi bakımdan bir delile dayandığı söylenebilir.

Bu suretle biz, müteşabihlerin, sadece Allah’ın sıfatları meselesinden ibaret olduğunu söylemekten ziyade, Allah’ın sıfatları konusunun, müteşabihatın sınırı dışında bırakılamayacağını ve dolayısıyla da Allah’ın sıfatlarının tevil edilmesine karşı çıkan Ashabu’l-Hadisin bu tavrı üzerinde, birinci derecede rol oynayan sebebin, müteşabihlerin tevilini yasaklayan –ki burada Ashabu’l-Hadisin tevil ile sıfatlarla ilgili her türlü açıklama teşebbüsünü kastettiğini tekrar hatırlatalım- mezkur ayet olduğunu göstermeye çalışmaktayız”[5].

4-Başka bir anlayışa göre Kur’an ayetleri muhkem ve müteşabih olarak ikili taksime göre değerlendirildiğinde Ali İmran/7. ayete göre muhkem ayetler Kitab’ın anası, (Enam/92 ve Şûra/7 ayetlerinde olduğu gibi Kur’an’da ‘üm’ kelimesi ile bir şeyin çoğunun kast edildiğine ilişkin bakınız. Şatıbi, el-Muvafakat, 3/307), geriye kalanı da müteşabih olur. Dolayısıyla Kur’an’ın büyük bir bölümü müteşabih ayetlerden oluşur. Çünkü ana her zaman az, diğerleri fazla olur. Üm, her hangi bir şeyin aslı ve rüknü demektir (Lisanu’l-Arab, e-m-m mad.). Anne tektir, çocuğu çoktur. Bu sebeple Ali İmran/7.ayette geçen müteşabih kelimesine “Anlamı kapalı olan, Kitap ve Sünnet’te ne kesin ne de zanni herhangi bir delil bulunmadığından alimlerin aklının onu kavramaya yetmeyeceği ayettir” (M.Ebu Zehra, Usulu’l-Fıkh, 134, Tebliğ yayınları, İst. trs) anlamı verilirse, Kur’an’ın büyük bir kısmının anlaşılamayacağı iddia edilmiş olur.

Fıkıh usulünde müteşabih, lafızların manaya delaleti yönünden en kapalısını ifade eder. Nitekim bir Fıkıh Usulü kitabında müteşabih, “kendisi ile kast edilen mananın, dünyada hiç kimse tarafından bilinemeyeceği veya ancak ilimde üstün mertebeye sahip kişilerce bilinebileceği ölçüde kapalı olan lafızdır”(bkz. Zekiyyuddun Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları, 331) diye tanımlanmıştır”[6].

Bazıları olayların tamamını anlatmadığı yahut değişik yerlerde farklı ve benzer lafızlarla anlattığı için kıssaların da nasih-mensuhun da, aynı ama farklı lafızlarla helal ve haramları belirten ayetlerin de muhkem-müteşabih olduğunu söyler.

5-Bir diğer anlayışa göre, Ali İmran/7.ayette söz konusu olan kitap, müteşabih, müteşabihlerin ardına düşenler, fitne için tevil, rasihler vd. müteşabihle ilgili bütün unsurlar öncelikle Kur’an’la ilgili olmayıp önceki kitaplar ve sahipleridir. Müteşabih diye nitelenmeleri hem önceki kitaplarda hem Kur’an’da benzer konular olması nedeniyledir.

Kur’an-ı Kerimde özellikle “el-Kitab” şeklinde tarifli olarak anılan kitap, Kur’an değil, daha önce Musa’ya verilmiş olan Tevrat’tır. Çünkü Kur’an, (yazılı) kitap olarak indirilmemiştir. Ama Kur’an’ın ifadesine göre Tevrat, Musa’ya yazılı levhalar olarak verilmiştir. “Öğüt ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalara yazdık. Bunları kuvvetle tut, kavmine de emret, bunların en güzelini tutsunlar (bu en güzel buyruklar uyarınca amel etsinler)”(7 Araf/145).

Ali İmran/7.ayetinde Hz. Muhammed’e indirildiği bildirilen kitap, Hz. Musa’ya verilen kitabın Arapça anlamıdır. Musa’ya verilen o ilahi prensipler, Hz. Muhammed’e de kendisinin ve kavminin konuştuğu Arap diliyle vahyedilmiştir”[7].

“Ali İmran suresinin gerek 3, gerek 7. ayetlerinde geçen el-Kitab ile hangi kitabın kast edildiğini anlamak için bu sureden çok önce inmiş bulunan Ankebut suresinin 45-49 ve Ra’d suresinin 36-37 ayetlerini dikkatle düşünmek gerekir. Ankebut suresinde Kitab-ı Mukaddes kıssaları anlatıldıktan sonra Hz. Muhammed’e hitaben “O kitaptan sana vahyedileni oku…Kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler o (sana indirilene inanırlar. O (sana indirilenler) kendilerine ilim verilmiş olan (kitap ehli)’nin göğüslerinde açık anlamlı ayetlerdir” buyuruluyor. O ayetlerin tefsirinde ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi , o ayetlerde sözü edilen Kitab, Hz. Muhammed’den öncekilere indirilmiş olan Kutsal Kitab’dır. İşte o kitabın açık anlamlı, hikmetli, tahrife uğramamış ayetleri “Güvenilir ruh tarafından açık bir Arapça ile Hz.Muhammed’e vahyedilmiştir”[8]

“Kur’anı Kerim’de “Kendilerine Kitap verilenler” deyimi, bütün kitap Ehli, “Kendilerine ilim verilenler”, “İlimde rasih olanlar (derin bilgi sahipleri)” deyimleri de kitap Ehli bilginleri hakkında kullanılmaktadır”[9].

“Nisa suresinin 153-161 ayetlerinde Kitap Ehli’nin, özellikle Yahudilerin çeşitli olumsuz davranışları anlatıldıktan sonra 162. ayet, “Onlardan rasih olanlar ve (bu) müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar” demektedir…. Demek ki ilimde rasih olanlar, kitap Ehli’nin bilginleridir”[10].

Araplar ümmi olduklarına ve rasih alimler tabiri ile Kitap Ehlinin insaflı bilginleri kast edildiğine göre, tefsirine çalıştığımız ayette kastedilen kitap, Kur’an öncesi ilahi kitap, yani Tevrat-İncil’dir. Müteşabihlerin ardına düşenler de Müslümanlar değil, kitaplarının ayetlerini kasten yanlış anlamlara çekerek çeşitli mezheplerin ortaya çıkmasına sebep olan Kitap Ehli’dir. Bilhassa dinlerini parça parça eden, tevhidi bozan, peygamberlerini tanrılaştıran, teslis/üçleme inancına sapan Hıristiyanlardır.

Hz. Peygamberin sahabileri, onun zamanında bu tür davranışlardan, tevillerden uzak idiler. Onlar saf iman düzeyinde yaşıyorlardı. Henüz mezhep ayrılıklarına sebep olacak kelamî tartışma düzeyine varmamışlardı”[11]

Sonuç olarak, indirilen kitap, müteşabih, müteşabihlerin ardına düşenler, tevil, rasihler vd. müteşabihle ilgili bütün unsurlar önceki kitaplar ve sahiplerinden özellikle Hıristiyanlardır[12].

 

 

[1] – Bkz. Muhammed Abduh-Reşid Rıza, Menar Tefsiri, 3/237-239, çeviri, heyet, Ekin Yayınları, İstanbul  2011

[2] – Bkz. Muhammed Abduh-Reşid Rıza, Age. 3/238; Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, 1/106, Ali İmran/7.ayetle ilgili 5. dipnot, Düşün yayıncılık, İst. 2008, 1.baskı; M. Sait Şimşek, Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri, 1/318, Beyan Yayınları, İstanbul 2012. Bu arada, Nesh ve Müteşabihlik meselesini Türkiye’de ilk kez bir kitap halinde “Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele: Nesh Ve Müteşabih” adıyla M.Sait Şimşek’in incelediğini hatırlatalım. (Yöneliş Yayınları, İstanbul).

[3] – Tuncer Namlı, Âyet Kavramı Çerçevesinde Kur’an’ın Mucize Tasavvuru, konulu tebliğ, XI.Kur’an Sempozyumu, Samsun, 25-26 Ekim 2008. Ayrıca, hazırlanmakta olan Nüzul Sırasına Göre Meal’de Ali İmran/7.ayetle ilgili açıklama.

[4] Bunu görmek için kendinden öncekilerin görüşlerine de yer veren et-Taberi, Cami’, III, 113 vd.; İbnu’l-Cevzi, Zadu’l-Mesir, I, 351 vd.; en-Nesefi, Medariku’t-Tenzil, I, 146 ve er-Razi, Mefatihu’l-Gayb, II, 595 vd. gibi tefsirlerle, yine günümüzün gerek Türkçe gerek yabancı dillerdeki Kur’an-ı Kerim meallerine bakılabilir.

[5] -M.Hayri Kırbaşoğlu,  Ehl-i Sünnet’in Kurucu Ataları, 144-148, Otto Yayınları, Ankara 2011

[6] -Fatih Orum, Kur’an Ve Sünnet Temelinde Kur’anı Anlama Usulü, 153-155, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İst. 2013

[7] -Süleyman Ateş,  Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajı, 11, Yeni Ufuklar neşriyat, İstanbul 1990

[8] -Süleyman Ateş, Age. 14

[9] -Süleyman Ateş, Age. 15

[10] – Süleyman Ateş, Age. 15

[11] -Süleyman Ateş,  Age. 16

[12] -Süleyman Ateş, Age. 11-16