VAHİY/DİN VE AKIL, BİRBİRİNİN ALTERNATİFİ VEYA DÜŞMANI

DEĞİL, YARDIMCISI VE TAMAMLAYICISIDIR[1]

Prof.Dr.İbrahim SARMIŞ*

ibrahimsarmis@yahoo.com.tr

 

Yüce Allah, insanı seçkin bir varlık türü olarak yaratmış, yer yüzünde kendisine ve başkalarına karşı sorumluluk yüklenerek hilafet görevini yerine getirebilmesi için maddi ve manevi yeteneklerle donatmıştır. Bu yeteneklerin başında elbette akıl gelmektedir. Nitekim insanı diğer varlıklardan ayıran en büyük özellik, akıl sahibi olmasıdır. İnsanın Yüce Allah’a muhatap olması ve kulluk görevini yerine getirmesi, diğer varlıklarla uyum içinde yaşayabilmesi, verilen bu aklı kullanmasına bağlıdır. Değilse kitap ciltleri yüklü eşekler gibi sahip olduğu en değerli varlıktan yararlanmayan varlıktan farkı olmaz. Yüce Allah bunu çok açık bir şekilde şöyle belirtir:

Tevrat’ın emir ve yasaklarına uygulamakla yükümlü tutuldukları halde onlara uymayanlar, sırtında kitap ciltleri taşıyan eşeğe benzerler. Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar için bu ne kötü örnektir. Allah kafirler güruhunu doğru yola iletmez” (Cuma 62/5).

“…Allah katında canlı yaratıkların en kötüsü, hakikate karşı sağır ve dilsiz kesilip aklını kullanmayan kimselerdir” (Enfal 8/21-22).

Allah’ın verdiği aklı kullanmadığı gibi, vahyi de ya kabul etmediğinden yahut uymadığından çoklarında gördüğümüz gibi inanç, ahlak, onur ve şeref, insanlık ve erdemlik gibi değerler açısından insanlar maddi pislikten daha korkunç bir cahiliye pisliği içinde yüzmektedirler. Bunu görmek için bir yandan İslam alemi dediğimiz coğrafyada yaşayan sözde Müslüman halkların çoğuna, diğer yandan vahyin aydınlığından ve değerlerinden uzak yaşayan sözde modern başka halkların haline bakmak yeterlidir.

“Aklını kullanmayanları Allah pisliğin içinde bırakır” (Yunus 10/100).

İnsanı insan yapan ve diğer varlıklardan ayıran aklın kullanılmasını emreden burada sayamayacağımız kadar ayet olduğu gibi, aklını kullanmadığı için yukarıdaki ayetlerde belirtilen hayvan durumuna düşenlerin ve cehennemi boylayanların olduğunu da görüyoruz. Mesela ateşe atılanlar bu nankörlük ve aymazlıklarının, akıllarını kullanmamalarının cezası olarak ateşe atıldıklarını şöyle itiraf edeceklerdir:

“Cehennem öfkesinden neredeyse çatlayıp parçalanır. Kafirlerden her bir grup oraya atıldığında görevli melekler kendilerine “Sizi uyaran bir uyarıcı gelmedi mi” dediklerinde, kafirler “Evet, bize uyarıcı geldi, ama onu yalanladık, Rahman bir şey indirmemiştir, siz kesinlikle büyük bir yanılgı içindesiniz” dedik. Gelen elçiye kulak verseydik yahut akletseydik/aklımızı kullansaydık bu alevli ateşte yanalar arasında olmayacaktık, diyeceklerdir” (Mülk 67/8-10).

Aklı olanlar bu vahye muhatap olmuş ve onu kabul edip anlamak ve uygulamakla sorumlu tutulmuşlardır. Dolayısıyla vahiy, akla/aklı olanlara hitap eder. Onun için henüz aklı olmayan çocuklar ve deliler vahyin söyledikleriyle yükümlü değildirler.

İslam’a Göre Sağlam Akıl ile Sahih Nakil Çatışmaz:

Evet, vahiy ve akıl hidayet/doğru yol için birbirinin rakibi veya alternatifi değil, tamamlayıcısı ve yardımcısıdır. Akılla vahyi birbirine aykırı görmek, çarpıştırmak veya ikisinden birini dışlamak yahut Allah’ın istediği hidayet ve öngördüğü hayat biçimi için yalnız birinin yeterli olduğunu söylemek, İslam’ın var oluş amacına aykırı olup kesinlikle yanlıştır. İslam, Nas ile akıl arasında çelişkinin olmasını asla kabul etmez.

Nitekim Muvafakatu Sarihi’l-Ma’kul li Sahihi’l-Menkul adında iki ciltlik bir kitap yazan İbni Teymiyye gibi alimler, sağlam akıl ile sahih ve sarih/anlamı açık nas arasında çelişkinin olamayacağını anlatmaya çalışmışlardır. Bu bakımdan vahyi dışlamak ne kadar yanlış ve kötü ise aklı ve onun ürettiği bilgiyi dışlamak, kötülemek ve akıl olmadan dinin anlaşılabileceğini ve yaşanabileceğini söylemek de o kadar yanlış olup akılsızlıktan başka bir şey değildir.

Ne yazık ki tarihimizde zaman zaman bu sapmalar olmuştur. Bunu ortaya koymak için bir-iki alıntı yapmak istiyoruz. Mesela insanın iradesini ve seçme hürriyetini ortadan kaldıran özellikle Cebriyeci kader inancını telkin eden rivayetleri akla ve Kur’an’a aykırı gördüğü için kabul etmeyen Mutezile’ye alternatif olarak gelişen ve siyasi iktidarı da yanına alarak Mutezile’yi ve onun şahsında aklı aforoz eden ideolojik hadisçiliğin temsilcilerinden imam Ebu’l-Muzaffer es-Sem’anî (öl.489 h) akla düşmanlığı şöyle seslendirir:

“Dini öğrenmenin ve öğretmenin yolu, duymak ve eser/rivayettir. Akla başvurmak ve dinleme yoluyla öğrenilen şeyleri akla bina etmek, Şeriatta yasaktır ve kötüdür. Allah lütfu ile kendisini ona muhtaç olmaktan ve başvurmaktan koruduğu halde Müslüman kişi neden akla başvurmaya ihtiyaç duysun ki! Acaba geçmişte ve çağımızda sapanlar, ilhada/inkara gidenler ve helak olanlar, akla gelenlere ve kalbe damlayanlara başvuranlar ve reylere tabi olanlar değil midir? Kurtulanlar da Nebilerin sünnetlerine uyanlar, seleflerinden hidayet önderleri imamlara tabi olanlardan başkası mıdır? Akıl ve reyle elde edilen bu tür bilgi, dini öğrenmek ve güçlendirmek için öğreniliyorsa, tamamlanmış olan dine yapılan her ilave onu eksiltmekten/bozmaktan başkası olabilir mi? Bil ki Ehli Sünnet mezhebine göre akıl, kimseye bir şeyi vacip kılamaz, kimseden bir şeyi kaldıramaz, helal veya haram kılamaz, bir şeyi iyi veya kötü göremez, dinleme/rivayet yoluyla gelmeyen bir şey kimseye vacip olamaz, onlara dayanmadan kimse sevap veya günah işlemiş sayılamaz. Akıllarını Allah’ın davetçileri yerine koyanlar ve aralarındaki ilişkilerde onlara Resullerin rolünü verenler ne kadar ilkeldirler!

Biri, Allah’tan başka ilah yoktur, aklım da Allah’ın resulü/elçisidir, derse, bakılır. Çünkü dinde makul olan/akla uyan ve olmayan vardır, ancak hepsine tabi olmak/uymak vaciptir. Ehli Sünnet’ten bazıları Allah’ın bilinmesinin akılla veya akılsızlıkla ilgisi olmadığını söylerler. Bil ki bizimle bidatçılar/akılcılar arasındaki fark, akıl meselesidir. Onlar dinlerini makul olanın/aklın kabul ettiği üzerine kurmuşlar, ancak makul olana uyulacağını ve ancak akla uygun rivayetlerin kabul edileceğini söylemişlerdir. Ehli Sünnet ise, asıl olanın tabi olmak olduğunu ve akılların da tabi olması gerektiğini, din işlerinden bir şeyi işittiğimiz, anladığımız ve aklettiğimiz zaman, bundan dolayı Allah’a hamd ederiz, anlayamadığımız, kavrayamadığımız ve akıllarımızın almadığı bir şey olursa ona da iman ederiz ve tasdik ederiz, derler” (Ebu’l-Muzaffer es-Sem’ani, el-İntisar li Ehli’l-Hadis, farklı yerlerden özet olarak Corc Tarabîşî, Min İslami’l-Kur’an ilâ İslami’l-Hadîs, 620-621, Dâru’s-Sâkî, Beyrut 2011).

Hicri yedinci yüzyılda ideolojik hadisçiliğin hararetli savunucularından ve hadis ehli arasında Ulumu’l-Hadis kitabıyla meşhur olan İbnu’s-Salah (öl. 642 h), kendisine “Bir memlekette felsefe ile uğraştığı ve okuttuğu bilinen bir adam tespit edilse yöneticinin onu görevden alması ve halkı onun şerrinden koruması vacip midir?” diye sorulduğunda meşhur şu cevabı vermiştir:

“Felsefe, beyinsizliğin ve çözülmenin başıdır, şaşkınlığın ve dalaletin malzemesidir, zındıklığın ve sapmanın sebebidir. Felsefe yapan kişinin gözü körelir ve şeriatın güzelliklerini görmez olur. Felsefe okuyan ve okutan kişi rezil ve perişan olur, şeytan ona musallat olur, sahibinin kalbini körelten ve Muhammed’in nübüvvetini görmesine engel olan bilgiden daha kötü ve aşağılık bilgi var mıdır? (…)

Mantık da felsefenin girişidir, şerre olan şeye giriş de şerdir. Mantık okumak ve okutmak Şeriatın mübah gördüğü, Sahabe, Tabiin, müçtehid imamlar, salih selef, kendilerine tabi olunan imamlar, büyükler, ümmetin erkanı ve liderlerinden hiçbir kimse onu mübah/serbest görmemiştir. Allah, onun aldatmasından ve pisliklerinden herkesi korusun, zararlarından hepsini arındırsın. Şer’i hükümlerde mantık terimlerini kullanmak, çirkin münker şeylerden ve uydurulan bidatlardandır. Allah’a şükür, şer’i hükümlerde mantığa asla ihtiyaç yoktur. Mantıkçının mantık için iddia ettiği tanım ve delil gibi şeyler saçmalık olup sağlam zihin sahibi herkese, özellikle şer’i tezlere hizmet edenlere onun yerine Allah en sağlam ve en temiz yolu vermiş ve göstermiştir. Şeriat ve ilimleri tamamlanmış, mantık, felsefe ve filozoflar olmadan alimler onun denizlerine ve inceliklerine dalmışlardır. İddia ettiği bir yarar için felsefe ve mantıkla uğraştığını söyleyenler şeytana aldanmışlar ve tuzaklarına düşmüşlerdir. Sultanın/iktidarın-Allah onu İslam’la ve Müslümanlarla üstün kılsın- Müslümanları o uğursuzların şerrinden koruması, okullardan uzaklaştırması, felsefe ve mantıkla uğraştıkları için onları cezalandırması, filozofların akaidine benzer şeyler söyleyenleri ya İslam ya kılıçtan birini seçmesini teklif etmesi, böylece ateşlerinin sönmesini ve etkilerinin silinmesini sağlaması gerekir” (Fetâvâ İbnu’s-Salah, 1/210-211, tah. Muvaffak Abdullah Abdulkadir, Âlemu’l-Kütüb, Beyrut 1407 h.)

Doğrusu, sahibinin kalbini körelten ve Allah’ın vahyini ve onu tebliğ eden Muhammed’in nübüvvetini görmesine engel olan bilgiden daha kötü ve aşağılık bilgi olmadığı bir gerçektir. Bunun felsefe, mantık, kelam, vd. olması fark etmediği gibi, tasavvuf, fıkıh, hadis, vd. olması da fark etmez. Bunu görmek için hadislerin değerlendirilmesine ilişkin bir ilahiyatçının yaptığı şu açıklamaya bakmak herhalde yeterlidir:

“Hadislerin sahihliği Kur’an’a bakılarak anlaşılmaz. Kur’an’a uygunluğuna değil, Rivayetin kaynağına bakarız. Buhari hadisleri, Kur’an’daki hükümlerin tam aksini savunsa bile red etmeyiz.”Kur’an’daki hüküm böyle değil” diyerek hadisi inkar edenler kafirdir”(https://vimeo.com› Mehmet Emin AKIN› Videosu, 7 Ağu 2015’te yüklendi).

 

 

Yalnız Başına Aklın Rehberliği Yeterli Değildir:

Allah’ın öngördüğü hidayeti insanın bulması ve kulluk görevini yerine getirebilmesi için yalnız başına aklın yetmediği bir gerçektir. Çünkü ancak duyular aleminde rehberlik yapabilen aklın gayb alanında kesin bilgi ortaya koyması mümkün değildir. Onun için Allah’ın /vahyin bilgilendirmesine muhtaçtır.

Gayb alanında böyle olduğu gibi, her türlü anlayışa ve yönlendirmeye açık olan hukuksal ve sosyal adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük, paylaşma, gibi sosyal ve pozitif alanda da gerek Allah’ın istediği ve gerekse insan oğlunun özlediği bir hayatı yalnız başına aklın tarih boyunca çeşitli nedenlerle gerçekleştiremediği ortadadır. Bunun en açık göstergesi, nüfusu sekiz milyara yaklaşan dünya nüfusunun, doğru bir tevhid inancına sahip Müslümanlardan ve başka din mensuplarından kaç kişi varsa, neredeyse yüzde doksanının yaratılış amacı olan Allah’a kulluk (Zariyat 51/56) ve sahip olması gereken tevhid inancından yoksun yaşadığı gibi, siyasal, sosyal, ekonomik, ahlaki ve insani alanlarda da dünya nüfusunun çok büyük kısmının sefalet, zulüm, adaletsizlik, ayrımcılık, haksızlık ve cehalet içinde yaşaması da göstermektedir. ABD, Avrupa, Rusya, Çin ve Japonya’ya kadar, bugün hem dünyaya hem uzaya hükmeden halkların Allah’a kulluk ve tevhit inancından yoksun, cahiliye Arap müşriklerinin yaşadığı şirki veya inkârı aratmayan bir hayat yaşadığını ve uygulama yaptığını hakla batılı bilen ve değerlendirme yapabilen herkes herhalde anlıyor ve görüyor. Dünyaya egemen olup topluma yön veren bu halkların akıldan yoksun olduğunu herhalde kimse iddia edemez.

Yüce Allah, insanın bu yapısını ve aklının çapını bildiğinden, kendisine yüklenen kulluk ve hilafet sorumluluğunu yerine getirebilmesi için onu ayrıca vahiyle bilgilendirerek desteklemiş ve yönlendirmiştir. Bu da “Elçilerden sonra insanların Allah’a karşı bir gerekçelerinin kalmaması için…” (Nisa 4/165), “Hesap günü ‘dünyada iken bize bir uyarıcı ve müjdeleyici gelmedi’ dememeniz için …” (Maide 5/19) ve benzeri ayetlerin söylediği gerçektir.

Bu rehberlik, insanın yaratılış amacına uygun inanması, yaşaması ve kulluk görevini yerine getirebilmesi içindir. Çünkü, doğru olmak, adaletli olmak, yardım etmek, haksızlığa karşı çıkmak, başkasına zarar vermemek gibi ortak iyiyi dünyanın her yerindeki insanların bildiği ve kabul ettiği, öldürmek, çalmak, kandırmak, dolandırmak, yalan söylemek, iftira etmek,  tecavüz etmek, hainlik etmek, vd. kötülükleri de dünyanın her yerindeki insanın kötülük olarak bildiği ve kabul ettiği ‘ortak insani değerler’ edebiyatı yapılıyorsa da, işin gerçeği bu kabulün veya reddin sübjektif olduğu ve her türlü yönlendirmeye göre şekillendiğidir. Çünkü Kant’ın “saf akıl yoktur” dediği gibi, gerçekten dünyaya geldiğimiz andaki gibi saf kalan ve aile, çevre, eğitim, yönetim, hırslar, çıkarlar ve şehvetlerle kuşatılıp yönlendirilmemiş hiçbir akıl yoktur. Herkesin aklı şu veya bu ölçüde belirtilen bu etkenlerle kuşatılmakta ve yönlendirilmektedir. Onun için ‘iyi’ ve ‘kötü’ değerlendirmeleri kişiden kişiye, dönemden döneme, halktan halka, toplumdan topluma, çevreden çevreye ve bölgeden bölgeye değişip durmaktadır. Bunu görmek için çok okumak ve çok bilmek gerekmez, sadece yetmiş yıldır İsrail’in Filistin’de Müslümanlara yaptığı zulmü, haksızlığı, adaletsizliği ve soykırımı dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan ve dünyayı yöneten ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere (BMGK) ve diğer egemen halkların/güçlerin gördüğü ve bildiği halde yine de İsrail’in işgalini ve zulmünü görmezden gelmesine, açık veya sessiz olarak desteklemesine bakmak yeterlidir. Herhalde bu halkların aklının olmadığı yahut bunların iyi ve kötü değerlerinden habersiz olduğu söylenemez. Onun için insanı başka varlıklardan ayıran en büyük özellik ve yetenek olarak Allah’ın verdiği aklı vahiyle de desteklemesi, yer yüzünde hilafet/kulluk görevini yerine getirebilmesi için ona yaptığı en büyük iyiliktir.

Evet, aklın duyular aleminde çalışabildiği ve burada kesin bilgi kaynağı olduğu, gaybi konularda ise ancak Allah’ın verdiği bilginin/vahyin doğru rehberlik yapabileceğini unutmamak gerekir. Yüce Allah bunu örneğin “De ki Allah dışında, yerde ve göklerde bulunanlar gaybı bilmezler” (Neml 27/65)  ayeti ve benzeri ayetlerde defalarca belirtmiştir.

Allah’ın istediği şekilde inanmak ve yaşamak için aklı tek başına yeterli görmek, bugünkü Batının içine düştüğü yanlıştan ve çıkmazdan başka bir şey değildir. Aklı kullanma ve pozitif bilimler alanında bugün Batı zirvede olmasına karşın, İslam öncesi Arap cahiliyesinden beter bir modern cahiliye hayatı yaşadığı bilinmeyen bir şey değildir. Bunu görmek ve anlamak için aklı kullanma ve pozitif bilimlerde ilerlemenin zirvesinde olan ABD’nin on bin km. uzaklardan gelerek Irak ve Suriye’de olduğu gibi Orta Doğu halklarının elinden ekmeğini almasına, yeraltı ve yerüstü servetlerini  sömürmesine, itiraz edenleri  kitle imha silahlarıyla öldürmesine, yakaladıklarını Ebu Gureyb, Quantanamo gibi toplama kamplarında barbarca işkencelere tabi tutmasına, halklarına zülmeden yönetimlerle işbirliği yapmasına, emellerine hizmet etmeyen yönetimleri suikastlarla veya askeri darbelerle saf dışı etmesine bakmak herhalde yeterlidir. Bütün bunları yapan ABD’nin akılsız olduğunu herhalde kimse söyleyemez.

 

Vahyin Söylediğini Aklın Dışlaması Veya Alternatif Oluşturması Doğru Değildir:

Onun için aklı savunurken vahyi dışlayarak onu mutlak rehber veya alternatif olarak görmek ne kadar yanlış ise, akıl olmadan ve aklı çalıştırmadan yalnız başına nassı rehber olarak görmek de yanlıştır. Bunun ne kadar yanlış olduğunu görmek için şu anda ellerinde vahiy/Kur’an bulunan, ama zamanında aklı gereği gibi kullanmadığı veya akla da, Kur’an’a da aykırı rivayetleri eleştiren Mutezile’yi sırf yenmek için aklı aforoz ettiği ve etmeye de devam ettiği için düşünce, bilim, kültür, ekonomi, sanayi, teknoloji ve hepsinin toplamı olarak silah üretemediği için düşman karşısında İslam aleminin bugün içine düştüğü perişan duruma bakmak yeterlidir. Bunu görmek için derin acıları dile getiren uzun yazıdan yapılan şu kısa alıntıya bakmak yeterli olmalıdır:

İslam alemi neresidir, manzarası nicedir? Elbette her Müslümanın yaşadığı diyar bu kavramın içinde olsa da, aklımıza gelen ilk yerlere bakın: Kudüs, Keşmir, Kaşgar’ı hesaba katmayın. Çin’de beyinleri formatlanmak istenen Doğu Türkistanlıları, Myanmar’daki masumları, Hindistan’da inançlarından dolayı -belki de inek eti yedikleri için- kırbaçlanan Müslümanları da unutun. Her gün haberlerde seyrettiğimiz, gazetelerde okuduğumuz; üzerinden siyaset yapıp prestij devşirdiğimiz Suriye, Irak, Körfez ülkeleri, Yemen, Libya, Cezayir, Sudan vs.’yi hatırlayın. Bu beldelerin hangi birinde gerçek bayram yapılabilecektir? Veyl olsun. (…)

ABD’ye, Çin’e, Rusya’ya ve Müslümanlar üzerinden hesap yapan herkese “kendi işlerimizi ancak kendimiz hallederiz” diyemeyip, pazar olanlara; masum insanları ihtiraslarına ve elbet bir şafakta çökecek iktidarlarına yem yapan gönlü kararmışlara, yazıklar olsun.

Misakında duramamış, emanete ihanet etmiş, halkına çobanlığı zalimlik bellemiş, Fırat’ın kenarındaki kuzuları kurda kaptırmış; masumları Nil’de boğdurmuş sonra Mekke’de umre yapıp günah çıkaranlara bu bayram ve diğer bayramlar haram olsun!” (Zekeriya Kurşun, Bayramı Hak Ediyor Muyuz? Yeni Şafak, 3 Haziran 2019).

Ne yazık ki İslam alemi denilen coğrafyada Orta Çağ Avrupa’sında uzun yıllar süren mezhep savaşları gibi Müslümanlar arasında mezhep ve meşrep savaşları devam etmektedir. Pakistan ve Afganistan’da, Afrika’nın kuzeyinde muhafazakarlıkla radikalizm, Arap yarımadasında Sünnilik ile Şiilik savaşları bütün şiddetiyle devam etmektedir. Bütün bu bölgelerde aralarında savaşan kesimler şu veya bu şekilde kendilerini İslam’a nispet etmektedirler.

Düşünebiliyor musunuz, nüfusu iki milyara yaklaşan İslam aleminin yıllık toplam milli geliri ancak bir Almanya’nın, bir İngiltere’nin, bir Fransa’nın milli geliri kadar etmektedir. Bunun yüzde altmışı da kendilerinin çalışarak ürettikleri değil; emperyalistlerin binlerce kilometreden gelerek çıkardığı, işlettiği ve pazarladığı petrol gelirinden toprak sahiplerine ödediği komisyondan oluşmaktadır.

Onun için aklı ve dini, vahiy ile pozitif ve sosyal bilimleri karşı karşıya getirerek akılcılar/bilimciler ve dinciler, şeklinde ümmeti kamplara ayırarak birinin aklı, diğerinin nassı öncelemesi ve diğerine hâkim kılmaya çalışması doğru değildir. Aynı şekilde nassın açık hüküm verdiği bir konuda dışlanarak yahut göz ardı edilerek salt akılla düşünmek ve karar vermek de, Batı’nın bilimin ve özgür düşüncenin önünde ayak bağı olan Orta Çağ Kilisesine yaptığı gibi dini dışlamak olup hayatın laikleşmesine ve sekülerleşmesine, sonunda deizme ve ateizme götürür. Onun için vahyin ve aklın gerekliliğine, ikisinin aynı zamanda işlevsel olmasına, ikisinin dayanışmasına evet, ama rakip olarak görülmesine, çarpıştırılmasına veya birinin diğerine öncelenmesine, böylece ümmetin bugün gördüğümüz gibi topal ördeğe dönmesine hayır!

Nassın, yani ayetin yahut onun açılımı veya uygulaması olan sünnetin olduğu yerde aklın görevi, elbette onu dışlamak ve yerine kendisi hüküm koymak değil, onu anlamak ve uygulamaktır. Nassın olmadığı yerde ise nas ışığında ve ona aykırı olmamak üzere kıyas ve içtihadla hükmü belirlemek ve uygulamaktır. İslam’a göre nas ile akıl arasındaki ilişki budur. Bunun dışında nassı dışlayarak yahut ona aykırı hükümler koyarak uygulama yapmak Kur’an’ın söylediğine ve Peygamberin yaptığına aykırı olup belirttiğimiz gibi laiklik, pozitivizm, sekülerizm, deizm ve benzeri başka felsefe ve yönetim sistemlerine götürür. Oysa Kur’an’ın ve onun uygulaması olan sünnetin Müslümanlar için bağlayıcı olduğu ve alternatifinin olamayacağı açıktır. (Mesela bkz. Ahzab 33/36).

Son tahlilde, insanın yaratılış amacının ve yer yüzündeki görevinin, Allah’la rekabet etmek yahut alternatif olmak değil, kulluk yapmak (Zariyat 51/56) olduğu unutulmamalıdır.

 

 

* Prof. Dr. İbrahim Sarmış, Necmettin Erbakan Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi

[1] -Yazının tamamını okumaya vakti olmayanlar başlığı okumakla yetinebilirler.