Cevrin (zulüm, adaletsizlik) zıddı olan adalet (Razî, I: 651) kelimesi ve adalet kelimesinin kök harflerinden türeyen kelimeler; doğru (İbn Manzur, XI: 430) eşitlik, eşit hükmetmek (İbn Faris, 1979, IV: 246) doğrultmak (addele), dengelemek, akran (Firuzâbâdî, I: 1030) tanıklığına ikna olunmuş kimse (raculu’n-adl) vb. anlamlarına gelmektedir (İbn Faris, 1986, V: 1760). Bu yazıda İzzet Derveze’nin (1888-1984) et-Tefsiru’l-Hadis[1] adlı eserindeki Bakara Sûresi’ne dair yorumlar içinde adalet kavramının orta ümmet, miras, boşanma, borçlanma ve savaş kavramlarıyla ilişkisine ait yazarın yaklaşımlarını sergilemeye çalışacağız.

A.    Orta ümmet ve adalet

İslam ümmetinin orta ümmet[2] olma özelliği; adaleti gözeticiliği, fazileti, insanlığa örnek oluşturacak bir adil yönetim merkezi konumunda oluşu, İslam mesajının esasını oluşturan temellere, prensiplere, stratejilere ve direktiflere dayanmaktadır: “Böylece biz sizi insanlara şahit olmanız için orta bir ümmet kıldık; peygamber de üzerinize şahit olsun.” (Bakara, 143). Bu âyetin ahiretle ilişkili olduğu söylense de (İbn Kesir, V: 457.) Derveze’ye göre âyetin ifade tarzı ve atmosferi Allah’ın İslam davetine gösterdiği özeni anlatmayı vurgulamaya yöneliktir. Bu davet, izleyicilerine birtakım sorumluluklar yüklemekte ve onları dünya topluluklar arasında önemli bir güç merkezi haline getirmektedir. Âyette vurgulanmak istenen budur. Bu özelliğiyle İslam; çeşitli dinlerin Allah inancı ile bağlantılı olarak yaşadığı sorunları, açmazları, ihtilafları ve çelişkileri çözüme kavuşturmuş ve insanlığın önüne geniş ufuklar açmıştır (Derveze, V: 146).

Hiçbir şey insanı hak, adalet sınırları içinde, günahtan, hayâsızlıktan ve münkerden uzak bir şekilde hareket etmekten alıkoyamaz hale gelmiştir. Ancak İslam insanı eşyanın doğası, evrensel kozmik sistem, ifrat ve tefritten, aşırılıktan uzak akıl ve mantığın gerekleri ile buluşturmuş, barıştırmış ve uzlaştırmıştır. Bu özelliğiyle İslam, bütün zamanlara ve mekânlara uygundur. İslam’ın bu niteliğine işaret eden âyetlerden (Derveze, V: 147) biri de Fetih Sûresi’ndeki şu âyettir: “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.” (Fetih, 48: 28).[3]

B.    Miras ve adalet

Ölümü yaklaşan her Müslümanın mal bırakıyorsa, anneye, babaya ve akrabalara vasiyette bulunması farzdır. Kur’ân-ı Kerim’de, hiç kimseye haksızlık etme eğilimi göstermeksizin, adalete uygun bir şekilde vasiyet etmenin gerekliliğine şöyle işaret edilmektedir: “Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen (uygun, meşru) bir tarzda vasiyette bulunması -Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak- size yazıldı (farz kılındı). Şimdi her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, her halde vebali, sırf o değiştirenlerin boynunadır. Şüphe yok ki Allah, her şeyi işitir ve bilir. Her kim de vasiyet edenin, bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden endişe eder de tarafların arasını düzeltirse, ona bir vebal yoktur. Şüphesiz ki, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Bakara, 180-182). Âyetlerde, vasiyet edenin sözlerini saptıran, değiştiren, gizleyen ya da çarpıtan kimselere de sert uyarılar yöneltilmektedir. Vasiyetle ilgili kimselerin arasının düzeltilmesine ilişkin bir teşvik ifadesi de yer almaktadır. Bir Müslüman vasiyet edenin haksızlığa eğilimli olduğunu günah ya da zulüm işlemek üzere olduğunu gördüğü zaman yapıcı bir tavırla buna engel olmalıdır (Derveze, V: 170).

Bu âyetlerin akışından anlaşıldığı kadarıyla, babalar ve bazı akrabalar için mirasta belli ve karara bağlanmış bir pay tespit edilmiş değildi. Bu yüzden söz konusu kişiler haksızlığa ve mirastan yoksun bırakılma muamelelerine maruz kalabiliyordu. Dolayısıyla, bu âyetler de bu tür bir münasebet üzerine inmiş olabilir. Derveze’ye göre bu âyetler, Nisa Sûresi’ndeki mirasla ilgili âyetlerden önce inmiştir. Çünkü Nisa Sûresi’nin ilgili âyetlerinde, babaların kardeşlerin ve kızların mirastaki payları belirlenmiştir. Burada vahyin aşamalı inişine ilişkin bir tablo söz konusudur (Derveze, V: 169-170).

C.    Boşanma ve adalet

Kur’ân-ı Kerim’de boşanma konusu işlenirken evlilik ilişkisinin dayanması gereken temele dair derin boyutlu ve kapsamlı bir ilke dile getirilmektedir. O da, “ya iyilikle tutmak ya da güzelce salıvermek“tir. Bu ifade hem Bakara 229. âyette, hem 231 âyette tekrarlanmaktadır. Yüce Allah insanı bir nefisten yarattı, eşini de ondan var etti ki eşler birbirleriyle sevgi ve merhamet esasları üzere huzura kavuşsun, sevgi ve merhamet taşıyan hak ve yükümlülükler olduğu genel kabul gören (örf) muamele ve davranışlarla birlikte yaşasınlar. Buna imkân yoksa bu kez olumsuzu temsil eden ilke devreye girmektedir: Güzellikle salıvermek… Yani zarar vermeden, eziyet etmeden ve ezmeden güzellikle ayrılmak… (Derveze, V: 254). Bu ilkeye göre hareket etmemek, kocanın Allah’ın âyetleriyle oynadığı, çeşitli hilelerle onların yaptırım gücünden kurtulmaya çalıştığı ve onları alaya aldığı anlamına gelmektedir (Bu tür bir cürümden Allah’a sığınırız). Buradan hareketle şu söylenebilir: Kötü muameleye maruz kalan kadın, meseleyi yargıya intikal ettirebilir. Kocasının hakka uygun hareket etmesini sağlayabilir. Hâkim bu durumda iki ilkeden birini uygular ve kadını eziyetlere, baskılara ve saldırılara karşı koruma altına alır. Nisa Sûresi’ndeki şu âyet bu çıkarsamayı destekler niteliktedir: “Eğer karı-koca arasının açılmasından endişeye düşerseniz bir hakem erkeğin tarafından, bir hakem de kadının ailesinden kendilerine gönderin. Bu arabulucu hakemler (ya da karı-koca) gerçekten arayı düzeltmek isterlerse, Allah karı-koca arasındaki dargınlık yerine geçim verir. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilendir, her şeyin aslından haberdardır.” (Nisa, 35). Âyetin akışından hitabın Rasulullah’a ya da Müslümanlar arasında yetkili birine[4] yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Gerek bu âyet ve gerekse Nisa sûresi’ndeki şu âyetlerde anlaşılan odur: “Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden, yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında, onlara bir günah yoktur. Sulh hep hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve geçimsizlikten sakınırsanız, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Kadınlarınız arasında her yönden adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız buna güç yetiremezsiniz. Bari birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve haksızlıktan korunursanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Eğer karı-koca birbirlerinden ayrılacak olurlarsa, Allah, onların her birini geniş lutfuyla muhtaç bırakmaz. Allah’ın lutfu geniştir, hikmeti büyüktür.” (Nisa, 128-130). Bu âyetler hâkimin karı kocanın arasını bulmak ve ancak uzlaşma umudu kalmaması durumunda ayrılığa karar vermekle yükümlü olduğunu göstermektedir. Ancak bu yetkinin, kadını polis marifetiyle kocasının yanına dönmeye zorlamaması gerekir. Kadın kocasının kötü muamelesinden ve zarar verici davranışlarından şikâyet ediyorsa, “itaat evi”dir, diye onu kocasının evine göndermek doğru bir davranış değildir. Böyle bir tutum Kur’ân’ın ruhuna terstir (Derveze, V: 254-255).

Kur’ân-ı Kerim cinsel ilişkiye girmeden önce hanımını boşamak isteyenlere yönelik olarak şöyle bir hitapta bulunmaktadır: “Eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mehri de kesmiş bulunursanız, o zaman borç, o belirlediğiniz miktarın yarısıdır. Ancak kadınlar veya nikâh akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa başka. Ey erkekler! sizin bağışlamanız ise takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın şüphesiz ki Allah, her ne yaparsanız hakkıyla görür.” (Bakara, 237). Ne var ki, durumun böyle olması erkeğin hiçbir gerekçe olmadan tamamen keyfi olarak kadını boşamasının bir sakıncasının olmadığı anlamına gelmez. Çünkü âyetlerin genel havasından Müslümanları bağlayan bir kriter sezinlenmektedir. Müslümanın bu tür durumlarda amacı eziyet etmek, zarar vermek ve kadının başına çorap örmek olmamalıdır. Asıl olan adalete uygun hareket etmektir Müslümanlar Rasûlullah’ın şu sözünü unutmamalıdır: “Allah katında en sevimsiz helal, kadın boşamaktır.”[5] (Derveze, V: 266).

D.    Borçlanma ve adalet

Kur’ân’da en uzun âyetinin konusu borçlanmayla ilgilidir: “Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman bunu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi olduğu gibi dosdoğru) yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın da borçtan hiçbir şeyi eksik etmesin (hepsini tam yazdırsın). Eğer borçlu, aklı ermeyen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın. (Bu işleme) şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir. Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, borcu süresine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Yalnız, aranızda hemen alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de bir zarar verilmesin. Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah, size öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2: 282).

Müfessirlerin büyük çoğunluğu “şahitliklerine güvendiğiniz” cümlesinde şahitlik için adaletin şart koşulduğunu ve şahitlikten maksadın da bu olduğunu söylemiştir. Yani şahitler güvenilir olmalı, haklarında bu anlamda bir suçlama bulunmamalı ve doğruluk-dürüstlük nitelikleriyle temayüz etmiş olmalılar. Diğer bir nokta da, şahitlerin şahitlikte bulunmalarının, tarafların nefsi ve kalbi rızalarına[6] bağlı olduğudur (Derveze, V: 317-318).

E.     Savaş ve adalet

Müslümanlar kendilerine karşı savaş açanlara karşı kayıtsız kalmazlar: “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.” (Bakara, 194). Bu tür bir tavır içinde olan kâfirlerle savaşmak İslami bir yükümlülüktür ki, dinden döndürme amaçlı baskılar (fitne) ortadan kalksın ve egemenlik (din) bütünüyle Allah’ın elinde, dünya düzeni de O’nun kontrolünde olsun. (Derveze, V: 192). Bunlar, hak ve adalet açısından doruk sayılacak ilkelerdir, gelişmelerin ve eşyanın doğasına da uygundur. Bu açıdan İslam şeriatı bir onur abidesidir. İslam cihadla ilgili olarak kendisine atılan her türlü çamurdan, iftiradan beridir. Dinde zorlama yoktur.[7] Müslümanlar, insanları İslam’a sokmak için savaşmaz ve kendilerine saldırılmadıkça da saldırmazlar. Bu gerçek gün gibi ortadadır. İftiracılar ise iftiralarıyla kalır. (Derveze, V: 194).

Bu noktada Şura sûresi 39-43. âyetlerini hatırlamanın tam yeridir: “Onlar, bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirleriyle yardımlaşırlar. Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür ama kim affeder, bağışlarsa onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz ki Allah, zalimleri sevmez. Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onlara yapılacak bir şey yoktur. Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır. Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir. Bu âyetlerde mazluma yardım, saldırıya misliyle karşılık verme ve haksız saldırganlara anladıkları dilden cevap verme olgularına ilişkin genel nitelikli gerekçelere yer verilmektedir. Bu hatırlatmayı yaparken amacımız, incelediğimiz âyetlerden çıkarsanan ilkelerle söz konusu âyetlerin içerdiği gerekçeler arasındaki paralelliği vurgulamaktır. Aynı paralellik Mekke inişli âyetlerle, Medine inişli âyetlerin içerdikleri ilkeler için de öz ve temel açısından geçerlidir. Kur’ân’ın öngördüğü bütün hedeflerin ve ifade ettiği bütün ilkelerin karakteristik özelliğidir budur. Bu aynı zamanda cihadla ilgili olarak, Mekki sûrelerin içerdiği ilkelerle Medeni sûrelerin içerdiği ilkeler arasında çelişki olduğunu iddia eden iftiracılara verilmiş bir yanıttır (Derveze, V: 195).

Âyetlerin sık sık haksızlıktan sakındırma, Allah’tan korkmayı hatırlatma ve haddi aşmama uyarısında bulunmaları, üzerinde durulmaya değer bir husustur. Kuşkusuz, bu uyarılar, maslahatın ön planda tutulduğunu göstermekte ve misliyle mukabelede bulunma ilkesinin mahiyetini açıklamaktadır. Yani ilk önce saldırıya geçenlere ve düşmanlık yolunu seçenlere karşı benzeri bir tutum sergilenebilir. Bu sayede adalet düşüncesi koruma altına alınmakta, saldırganlığın ve haksızlığın önüne geçilmektedir. Kur’ân’ın Mekke ve Medine inişli âyetlerinde bu gerçeğin her münasebette vurgulandığını görmek mümkündür. Özellikle savaş ortamında bu tür uyarıların önemi yadsınamaz. Burada İslam mesajının etkinliğini ve evrensel boyutlarını gözlemleme imkânını buluyoruz (Derveze, V: 195).

Şu âyette de Müslümanlara savaş açmayanlara karşı Müslümanlar adaletli olmaya teşvik edilmektedir: “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adil davrananları sever.” (Mümtehine, 8). Ayrıca Peygamberimizin (s) barış öneren, tarafsız davranan veya savaş meydanından çekilen müşriklerle savaşılmasını emrettiği; barış önerisini reddettiği ya da savaş esnasında eman dileyen birinin emanını kabul etmediği konusunda herhangi bir haber rivayet de söz konusu değildir (Derveze, V: 198-199).

Murat KAYACAN

KAYNAKÇA

Cevheri, İsmail b. Hammad-, es-Sıhahu Tacu’l-Luğati ve Sıhahu’l-Arabiye, 6 c., 4. bs., Daru’l-İlm li’l-Melayin, Beyrut, 1987.

Derveze, İzzet, et-Tefsir’ul-Hadis, (çev: Vahdettin İnce ve diğerleri), 7 c., 2 bs., Ekin Yay., İst., 1998.

Firuzâbâdî, Muhammed b. Yakub, el-Kamusu’l-Muhît, 8. bs., Müessesetu’r-Risale, Beyrut, 2005.

İbn Faris, Ebû’l-Huseyn (395/1005), Mu’cemu Mekayisi’l-Luga, 6 c., Daru’l-Fikr, 1979.

İbn Faris, Ebû’l-Huseyn (395/1005), Mücmelu’l-Luğa, 2 c., 2. bs., Müessesetu’r-Risale, Beyrut, 1986.

İbn Kesir, Ebu’l-Fida İsmail b. Ömer, Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim, 8 C., 2. bs., Daru Tayyibetin Li’n-Neşri ve’t-Tevzi’, Riyad, 1999.

İbn Mace, Ebu Abdullah (h. 273), Sünenu İbn Mace, (thk. Muhammed Fuad Abdulbaki), Daru İhyai’l-Kütübi’l-Arabiye, (bs. yeri yok), ts.

İbn Manzur, Ebu’l-Fadl Cemâluddîn, Lisânu’l-Arab, 15 c., Daru Sadır, Beyrut, h. 1414.

Mukatil b. Süleyman, Ebu’l-Hasan, Tefsiru Mukatil b. Süleyman, Daru İhyai’t-Turas, Beyrut, h. 1423.

Nesefi, Mahmud Hafız ed-Dîn, Tefsiru’n-Nesefi, 3 c., Daru’l-Kelimi’t-Tayyib, Beyrut, 1998.

Sarmış, İbrahim, Rivayet Kültürü ve Yanlış Din Anlayışı, Düşün Yay., İst., 2011.

Murat KAYACAN

[1] Derveze, İzzet, et-Tefsir’ul-Hadis, (çev: Vahdettin İnce ve diğerleri), 7 c, 2 bs., Ekin Yay., İst., 1998.

[2] Bu kavrama adil ümmet (Mukatil b. Süleyman, IV, 407), hayırlı ümmet (Nesefi, I/137)  anlamı da verilmiştir. Türkçe’ye “dengeli ümmet” şeklindeki bir aktarımın da lafzın orijinalini yansıttığını söylemek mümkündür.

[3] İbrahim Sarmış’a göre bu âyet, “Allah kendisine dinin/gelecek vahyin tümünü bildirmek üzere elçisini hidayet ve hak dinle gönderendir.” şeklinde çevrilmelidir. Bunun yerine “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere…” şeklindeki bir çeviri Müslümanların cihad âyetlerini ve rivayetlerini doğru anlamalarına engel olmaktadır bkz. Sarmış, İbrahim, Rivayet Kültürü ve Yanlış Din Anlayışı, Düşün Yay., İst., 2011, s.131.

[4] Âyette “yetkili biri”  değil, sorunu çözmeye aday her iki tarafın ailesinden birer hakem söz konusu edilmektedir.

[5] Ebu Davud, Talak 3. Bu rivayet zayıftır bkz. İbn Mace, Ebu Abdullah (h. 273), Sünenu İbn Mace, (thk. Muhammed Fuad Abdulbaki), Daru İhyai’l-Kütübi’l-Arabiye, (bs. yeri yok), ts. Ayrıca bu rivayetin eleştirisi için bkz. Sarmış, a.g.e., s. 277-281.

[6] Derveze “kalbi rızalarına bağlı” derken yukarıda belirttiğimiz Kur’an’ın en uzun âyetindeki, “Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar.” (Bakara, 2/282) vurgusunu gözden kaçırmış görünmektedir.

[7]Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.” (Bakara, 2/256).