Giriş

Adalet, gerek günümüzde gerek tarihin her döneminde en çok dillendirilen konuların başında gelmektedir. Ülke, siyaset ve doktrinlerin dillerinden düşürmedikleri cazibeli ve şaşalı bir söylemdir. Adına nutuklar çekilip mücadele verildiği halde en az uygulanan hususlardandır. Öldürenler, katliam yapanlar dahi âdil davrandıklarını ifade etmektedirler. Adalet, ülke ve milletleri ayakta tutan temel dayanaktır. Ne hazindir ki, Müslümanlar tarafından gündemde tutulması gerekirken, istismarcılar tarafından sık sık dillendirilmektedir. Âdil olmak, Allah Teâlâ’nın sıfatlarından biri, adalet de İslam’ın gerçekleştirmek istediği hedeflerin başında gelmektedir. Adaleti ikame etme, hem peygamberlerin gönderilişi hem de, ahiretin gerçekleşme hikmetlerindendir. “İşte yaptıkları zulüm yüzünden çökmüş ve virane olmuş bomboş evleri. Şüphesiz ki bunda bilen bir toplum için bir ders vardır.”[1] Bu gerçeği göz önünde bulunduran Müslüman idareciler, geçmişte memleketleri sur, kale vs. yerine adaletle korumaya özen gösterdiler, can ve mal emniyeti bulunmaz gerekçesiyle adaletle idare edilmeyen ülkelere girilmemesini hatırlatırlardı.

Virane olmuş memleketler, lisan-ı hâlleriyle, “Zalimler bizleri bu hâle getirdi,” demektedir. Dağ ve ormanlarda yaşamak zalim toplumlarda yaşamaya tercih edilir. Meşhur Filozof Konfüçyüs’ün anekdotu bunu doğrular niteliktedir. Şöyle ki: Konfüçyüs çocuk ve yakınları vahşi hayvanlar tarafından katledildiği hâlde, dağda yaşamayı tercih eden yaşlı kadının dağı tercih etme sebebini sorar. Yaşlı kadın Konfüçyüs’ü hayretler içinde bırakan şu cevabı verir: Hocam, dağda yaşamak, evlat ve yakınları vahşilere kaptırmak, zalimler tarafından idare edilen kentlerde yaşamaktan daha hayırlıdır.

Bu makalemizde âdil ve zalim toplumlarda yaşamanın ne anlam ifade ettiğini işlemeye çalışacağız

Adaletin anlam alanı

Sözlük anlamı olarak adalet, insaf, bir şeyi yerli yerine koymak, yerleştirmek ve taşı gediğine koymaktır. Adalet, devenin sırtı gibi heybenin iki tarafa eşit olarak sallanmasıdır. Adalet, her şeyi tam olarak her hususta ölçülü olarak hareket etmek ve karşılık vermede eşit davranmaktır.[2] Adalet, eşitlik ve denklik anlamlarına da gelir. Ancak eşitlik her zaman adaleti gerçekleştirmeyebilir. “Çocuklarınız arasında adaletle davranın, oğullarınız arasında adaleti gözetin,”[3] hadisinde, adalet eşit davranma anlamında kullanılmıştır. Genel anlamda adaleti emreden hükümler eşitliği değil, dengeyi sağlamayı hedeflemektedirler. İnsanların fiziksel ve zihinsel yeteneklerde farklı olmaları eşitliği değil dengeyi öne çıkarmaktadır.

Kısacası, adalet, onurla yaşamak başkasına zarar vermemek, herkese kendisine ait olanı vermek, hakka saygı, kusurlu kimsenin zararı ödemesidir.

Ahlaki terim olarak adalet

Adalet, doğru, hakka ve hakikate göre hareket etmektir. Ahlak ilminde ferdi geliştiren (hikmet, şecaat, iffet, adalet) dört önemli erdemden biridir.

Hukuk terimi olarak adalet, bireysel ve sosyal yapıda intizam ve düzeni eşitlik esaslarına uygun olarak davranmayı sağlayan bir ilkedir, insanın içiyle dışının bir olması demektir. Yani, kişinin leh ve aleyhindeki vecibeleri yerine getirmesidir.[4]

Felsefi bir kavram olarak adalet

Sokrat, bir şölen münasebetiyle dostlarını topladı ve şu soruyu ortaya atarak onlarla konuşmaya başladı; Adalet nedir? Adalet için dört tarif yapılmıştı. Adalet; başkasına verilmesi gereken şeyi vermektir. Sokrat, bunun adalet olmadığını açıkladı. Mesela aklını kaybetmiş birinin elinden aldığınız silahı tekrar kendisine iade etmemiz adalet değildir. Adalet; dostlara fayda düşmanlara zarar vermektir. Sokrat bunun da adalet olmadığını açıkladı. “İnsan bazen aldanıp kötülere dost, iyilere düşman olabilir. Bu takdirde adalet kötülere yardım, iyilere zarar verme şekline dönüşümü olur. Sonra kötülere kötülük etmek insanları daha da kötü yapar. Dolayısıyla bir insana kötülük etmek adalete yakışmaz.” dedi. Adalet; içinde en kuvvetlinin, yani hükümdarın menfaatinin bulunduğu şeydir. Bu, halkın, hükümdarın kanunlarına boyun eğmesidir. Sokrat, bunun da adalet olmadığını söyleyerek şöyle dedi; “Hükümdar yanılabilir ve kanunları kendi aleyhine çıkarabilir. Sonra iyi bir hükümdar, kanunları kendi menfaatine değil, halkın faydasına olarak vazetmekten memnunluk duyar,” dedi. Ve şunu söyledi; Adalet, “karşılıklı çatışma” korkusunun ortaya koyduğu kanunlardır. İnsanlar şöyle düşünmüşlerdir; “Zulme göğüs germek, onu işlemekten daha kötüdür.” Bundan dolayı insanlar birbirlerine zulmederek, düşmanlıklara göğüs gererek zulmü ve adaleti öğrenmişler ve zulmetmemenin ve zulme uğramamanın daha iyi olduğunu anlamışlardır. Böylece kanunlar ve anlaşmalar doğmuştur. Dolayısıyla kanunları meşru ve adaletli saymışlardır. İşte adaletin aslı ve özü budur.”[5]

Adalet ile ihsan arasında şu fark söz konusudur: Adalet iyiliğe karşı iyilik, kötülüğe kötülükte bulunmaktır. İhsan ise iyiliğe fazlasıyla, kötülüğe ise daha az karşılık vermektir.[6]

Adaletin Kapsamı

Adalet, Kelime-i şehadetin gereğini yerine getirmek, insanın içiyle dışının bir olması; yani nifaktan uzak durması, insaflı davranması ve tevhit ve inançta samimi olmasıdır.

İslam’ın adaleti sunma alan ve algısı, cahili adalet algısının aksına, bölgesel ve etnik değildir, genel ve cihanşümuldür. Cahili adalet anlayışı ise bunu zıddıdır. Söz gelimi İngilizler Britanya sınırları içinde âdil ve demokrattırlar, ne var ki Hindistan, Ortadoğu ve Uzak Asya’da barbardırlar. Ata binmek için insan sırtını kullanmaktan geri kalmazlar.

İslam’ın adalet mefkûresi, adaletin uluslar, fertler, vatandaşlar, aile bireyleri; hatta beden organları arasında gerçekleşmesini öngörmektedir. Nitekim Resul-i Ekrem, bedenin bir kısmını güneşte, bir kısmını da gölgede bırakan sahabiyi ikaz ederek ya tamamının güneşte ya da gölgede bırakmasını hatırlatmıştır. Keza, Hz. Peygamber çocuklara hediye vermede, onları öpme ve sevmede adil olmayı emretmiştir.[7]

Müslüman toplumlarda her hafta hutbede okunan, “Haberiniz olsun ki Allah adaleti emrediyor…”[8] âyeti, adaletin önem ve uygulama alanı konusunda bir kanaat belirtmektedir. Şöyle ki, âyetin her hafta tekrarlanması, İslam ümmetine bir tavsiye ve hatırlatmadır. Âyet, Müslümanların her vesileyle adaleti ayakta tutmakla görevli bulunduklarını hatırlatmaktadır. Âyette geçen el-adl ifadesinin başındaki el takısı, Arapçada geldiği ismin tüm parçalarını, biçim, şekil ve türlerini kapsamaktadır. Bu sebeple âyet, tüm hayatı adalet üzerine ikamet etmenin farz olduğunu ifade etmektedir.[9]

Âdil toplum, kimsenin kayrılmadığı, hakkının zayi olmadığı, birinin diğerine hakkının geçmediği toplumdur. Bu özellikleri taşımayan toplumlar ise zalim ve cahili toplumlardır. “(Birisi hakkında) konuştuğunuz(hüküm verdiğiniz) zaman, yakınınız bile olsa âdil olun.”[10] âyetinin de dikkat çektiği gibi, aleyhlerinde de olsa adaletin öncelikle en yakın akrabalar ve aile içinde başlaması gerekir. İslam’da şehadet kelimesi dahi adalet yerinde kullanılmış ve tevhit kelimesine kelime-i âdile denmiştir.

Adaletin gerçekleştiği alanlar

  1. Kişi ile yaratıcısı arasında gerçekleşmesi gereken adalet. “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa o şekilde sakınız.”[11] âyetinin ifade ettiği gibi, bu tür adalet, Allah Teâlâ’nın rızasını her şeye tercih etmek, O’na layıkıyla ibadet etmek, hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak, dostlarını sevmek ve düşmanların karşı tavır almakla gerçekleşir.
  2. İnsanın nefsine karşı âdil olması. “Ey iman edenler kendilerinizi ve ailelerinizi cehennem bir ateşten koruyun ki, onun yakacağı insanlar ve taşlardır…”[12] âyetinin de dikkat çektiği gibi, bu adalet türü, nefsi azaptan korumak ve cennete götürecek amellerden bulunmakla gerçekleşir.
  3. Diğer varlıklara karşı adil davranmak. “Haberiniz olsun ki Allah size emanetleri ehline vermenizi emrediyor…[13] âyetinin de belirttiği gibi, herkese ve her şeyin hakkını korumak, haklarını vermek, onlara zarar vermemek şeklinde gerçekleşir.” Bu vecibe, âyette geçen emanet sözcülüğü ile ifade edilmiştir.

İslam’ın öngördüğü âdil toplum

El-Adl, Allah Teâlâ’nın sıfatlarındandır. Âdil olmak, İslam toplumunun en bariz özelliğidir. İslam’ın tamamı adalettir. İslam medeniyet ve ahlakı onun üzerine bina edilmiştir. Hiçbir tarafında en ufak bir yamukluk, eğrilik ve adaletsizlik bulunmaz. İslam toplumu, vasat; yani adil toplum olarak tanımlanmıştır.[14] Kur’an mütercimi İbn Abbas, “Böylelikle (uygulamalarınızla) başkalarına örnek olmanız için sizi vasat/adil bir toplum kıldık.”[15] âyetinde geçen vasat ifadesinin âdil anlamında olduğunu ifade etmiştir.[16] Resul-i Ekrem, “Bu ümmet âdil olduğu sürece hayırlıdır, bu özelliğini yitirdiğinde hayırlı olma özelliğini de kaybeder,” buyurmuştur.[17]

Tevhit, adaletin temeli, şirk de zulmün aslıdır. Keza, adalet imar ve ıslahın aslı olduğu gibi, zulüm de toplum ve memleketlerin bozulması ve fesada gitmesidir. Din de dünya da ancak adaletle beka bulur. Bu sebeple “Küfür devam edebildiği halde zulüm devam edemez,” denilmiştir.[18]

İslam inancında adalet ile tevhit örtüşmekte ve aynı anlamları ifade eder. Hz. Peygamber’e, “En kötü insan kimdir?” sorusuna, “Müşriktir” cevabını verir. “Müşrikten sonra en kötü insan kimdir?” denilince de, “”Âdil olmayan idarecidir,” cevabını verir.”[19] Ashab’dan Hallas bin Amr nakletti. Hz. Ali’nin yanında oturuyorduk. Huzaa kabilesinden biri geldi ve Hz. Ali’ye şu soruyu yönetti. “Ey müminlerin emiri, Resul-i Ekrem’in İslam’ı tarif ettiğini hiç duydunuz mu? Hz. Ali, “Evet, Resul-i Ekrem’den bizzat şunu duydum,” dedi: “İslam dört rükün üzerine kurulmuştur. 1. Sabır 2. Yakin 3. Cihat 4. Adalet.”[20]

Hz. Ali de, adaleti imanın rükünlerinden saymış. Birisi kendisine, “Ey Mü’minlerin emiri, iman nedir? Sorusunu yöneltmiş. Hz. Ali, “İman, sabır, adalet, yakin ve cihad rükünleri üzerinde bina edilmiştir” cevabını vermiş.[21] Görüldüğü gibi, Hz. Ali adaletle imanı özdeşleştirmiştir.

İslam toplumunda, âdil olmayan biri sorunludur. Şahitliği geçerli değildir. Önemli yerlere getirilmez. Kur’an, “Şunu da hatırlayın ki bir vakit Rabbi İbrahim’i bir takım kelimelerle imtihan etti. O onları tamamlayınca Rabbi, ‘Ben seni bütün insanlara önder yapacağım,” buyurdu. İbrahim, ‘Rabbim, zürriyetimden de yap,’ dedi. Rabbi ise, ‘Zalimler benim ahdime nail olamaz’ buyurdu,”[22] âyetiyle zalim ve totaliter ülkelerin yönetime ve insanlara rehberlik etmeye layık olmadıklarının belirtmektedir. İdare ve toplumda adaletin önemi bağlamında Muhammed Hamdi Yazır şunları der: “Dünyada ictimai kesblerin kâr ve zararını adaletle tevzi etmeyen ve yekdiğerinin mesaisinden kendi hak ve kesbi olmayarak intifaa kalkışan ümmetler münkariz olurlar. Ve böyle ümmet imamete layık olmazlar.[23] “O ahiret evini, yurdunu yeryüzünde ne böbürlenme ve ne de bozgunculuk yapmak isteyenlere veririz.”[24] Hz. Ali çarşıda âyeti okur ve Allah’ın âyette yâd ettiği ebedi yurdun âdil toplumlar için olduğunu ifade eder.[25]

Adalet muallimi Hz. Peygamber

Adalet, eşitlik ve âdil olmak, Hz. Peygamber’in şiarıydı. Hz. Peygamber ümmetini, zalim ve despot yönetimlere karşı uyarmış, öylesi yönetimlerden Allah’a sığınmış ve Allah Teâlâ’dan ümmetini korumasını niyaz etmiştir. Resul-i Ekrem Ka’b bin Acve adındaki sahabeye hitaben, “Ey Ka’b, Allah Teâlâ seni bunak despotların yönetiminden korusun,” buyurdu. Ka’b, “Ey Allah’ın elçisi bunak despotları tanıtır mısın?” dedi. Resul-i Ekrem, “Ey Ka’b, ileride bunak despot idareciler türeyecek, yalan vaadlerde bulunacaklar, zulüm estirecekler. Zulüm ve yalanlarında onlara destek çıkanlarla bir alakam kalmayacak. Havz-ı Kevser’e uğrayamazlar. Zulüm ve yalanlarına karşı çıkanlar ise benim ümmetimi temsil edecekler ve Havz-ı Kevser’e uğrayacaklar.”[26] Resul-i Ekrem, zulme tepki olarak kılıcına şu ibareyi yazdırmıştı: “Erdem, sana kötülük yapana iyilik yapman, seninle bağını koparanla diyalog kurman, nefsin aleyhinde de olsa, doğruluk, hak ve adaletten ayrılmamandır.”[27]

Bir kadın iki çocuğuyla beraber huzur-ı saadete gelir. Hz. Peygamber kendisine üç hurma verir. Kadın, her bir çocuğa birer hurma verir. Çocuklar kalan hurmayı da isterler. Kadın hurmayı ikiye böler ve her çocuğuna yarısını verir. Bunun üzerine Resul-i Ekrem: “Hatun, sen Allah’ın rahmetini hak ettin” buyurur.[28] Nu’man bin Bişr nakletti: Babam bir mal paylaşımında bana düşeni verdi. Annem, “Bu taksimatta Resul-i Ekrem’in onayını almadan kabul etmem,” dedi. Resul-i Ekrem’e durumu arz ettim. Resul-i Ekrem, “Çocuklarının hepsine aynı payı verdin mi?” buyurdu. “Hayır” deyince, “Âdil olmayan bir paylaşımda yokum,” buyurdu.[29]

Resul-i Ekrem, değişik vesilelerle şöyle buyurdu: “Zayıfın hakkının güçlüden alınmadığı bir toplum erdemli bir toplum değildir[30]”, “Toplum, zulme karşı tepki göstermezse gelecek cezadan hepsi etkilenir”[31], “Ümmetim, zalime, ‘Ey zalim,(nereye kadar)’deyip tepkisini göstermezse onda hayır kalmamıştır”[32],“En büyük cihat adaleti gerçekleştirmek maksadıyla söylenen sözdür”[33], “Âdil bir yöneticinin bir günlük ibadeti, altmış yıllık ibadetten hayırlıdır”[34], “ Âdil yönetici duası makbul üç kesimdin birisidir”[35], “ En acıklı azap zalim idareci içindir”[36], “Öpücük dahil olmak üzere, Allah Teâlâ çocuklarınız arasında adaleti uygulamanızı ister.”[37], “Hediye, paylaşma vb. konusunda çocuklarınız arasında adilce davranınız. Çocuklar arasında tercih yapsaydım kızları erkeklere tercih ederdim.”[38] “Savaş esirleri konusunda Allah’tan korkun. Yediğinizden onlara yedirin, giydiklerinizden giydirin.”[39]

Netice

Âdil idarelerde herkes hayatından emindir. Hak ve emek kaybı yoktur. Adaletin küçüldüğü ülkelerde ise suç ve suçlular büyür, geciktiği ülkelerde ise yıkım hızlanır. Ülkeler, kaleler ve silahlardan ziyade adaletle korunur. Bu bakımdan nerede mutluluk ve huzur içinde yaşayan bir topluluk varsa orada adaletle hükmeden bir idare var demektir. Keza nerede virane ve harap olmuş memleketler varsa, orada zalim idare ve idareciler var demektir. Bir ülke top ve tüfekle yıkılamıyor veya ele geçirilemiyorsa, yıkılması için içeriden hamle yapıp adalet mekanizmasına darbe vurup o ülkede adaleti yok etmek kâfidir. Zalim ve totaliter yönetimlerde, kimse geleceğinden emin değildir. İnsanlara arasındaki bağ ve diyaloglar kopuktur. Mazlum zalimden hakkını alamamaktadır. Bu nedenle, İslam bu dünyadan mazlumun hakkının zalimden alınacağı, hatta boynuzsuz koyunun hakkının boynuzlu koyundan alınacağı bir ahlak ve hukuk sistemi, tüm çaba ve önlemlere rağmen gerçekleşmeyen adaletin gerçekleşmesi için adalet yurdu dediğimiz diğer bir âlem vaad etmiştir.

ABDULCELİL CANDAN

[1] Neml,27/52.

[2] Rağib, Müfredât, a-de-le maddesi.

[3] Ebu Davud, Buyu’,83.

[4] Günenç, Halil; el-Mevsuatü’l-Fıkhiyye, 2/59.

[5] Platon (Eflatun); Devlet, s.369, (Nakleden: İhsan Eliaçık, Adil Devlet, s.493-494).

[6] Rağib; Müfredât, a-de-le maddesi.

[7] Darkutni, Sünen, 3/42.

[8] Nahl, 16/90.

[9] İbn Kayyım, Bedâiu’t-Tefâsir, nşr. Yüsri Esseyid, Muhammed, 2/235.

[10] En’âm,6/152.

[11] Âl-i İmran, 3/102.

[12] Tahrim, 66/6.

[13] Nisâ, 4/58.

[14] Bakara, 2/124.

[15] Bakara, 2/143.

[16] Taberi, Tefsir, 2/12.

[17] Heysemi, Mec’meu’z-Zevâid, 5/196.

[18] İbn Teymiyeel-Hisbe, s.39.

[19] Ebu Davud et-Taylasâni, Müsned, 5/196.

[20] Ebu Nuaym, Hilye, 1/74.

[21] Suyuti, ed-Dürrü’l-Mensûr, 1/160.

[22] Bakara,2/124.

[23] Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,1/511.

[24] Kasas, 28/83.

[25] Nebrâvî, Hadice, Mevsuatu Usuli’l-Fikri’s-Siyasi, 1-73.

[26] İbn Hanbel, Müsned, 3/399.

[27] el-Elbâni, Silsiletul Ehadisi Sahihe, hadis no: 1911.

[28] Ebu Nuaym, Hilye, 3/394.

[29] İbn Ebi Şeybe, Musannef, 14/152.

[30] İbn Ebi Şeybe, Musannef, 1/592.

[31] Ebu Davud, hadis no: 4338.

[32] İbn Hanbel, Müsned, 2/190.

[33] Hâkim, Müstedrek, 4/551.

[34] Beyhaki es-Sünenü’l-Kübra, 8/162.

[35] İbn Hanbel, Müsned, hadis no: 7700.

[36] Heysemi, Mec’me’, 5/197.

[37] Darkutni, Sünen, 3/42

[38] Said Mansur, Sünen, no: 293.

[39] Buhari, Müslim.