Tevhid Fıkhı

 Tevhid, “vahd” kökünden türemiş olan “vahhade fiilinin mastarıdır. Sözlükte, birlemek, bir şeyin bir ve tek olduğuna hükmetmek, birini diğerlerinden ayırmak gibi anlamlara gelir. Kavram olarak da, Allah’ı zat, sıfat ve fiillerinde birlemektir. Daha kısa bir ifadeyle, Allah’a muradı istikametinde iman etmektir. Tevhid, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Fıkh-ı asğar, ibadet ve muameleyi; yani alışveriş, namaz, hac, oruç vb. konuları işlerken, fıkh-ı ekber, akideyi; yani, Allah’a imanı, fiil ve sıfatları ile ahreti işler. Sözgelimi, Fıkh-ı ekber imanı bozan hususları, fıkh-ı asğar da namaz, oruç gibi ibadetleri  bozan hususları ele alır. Üç örnek vermekle yetineceğiz.

  1. İbn Hacer Heytemi şöyle der: “Allah dışında yarar ve zararın geleceğine inanan küfre saplanmış olur.”[1] Allah’tan başkasından istemek, küfre götüren eylemlerdendir. Biri, ölmüş birine, “Ey Falan, şu ihtiyacımı karşıla,” diye dua eden biri dinden çıkar.[2]
  2. İslam fıkhında önemli yeri olan el-Fetâvâ’l-Hayriyye’daki şu fetva önemlidir.” Söz gelişi, biri, “Ey Falan, şu ihtiyacımı karşıla diye dua eden biri dinden çıkar.[3]
  3. Ulemanın konuyla ilgili şu fetvası da manidardır: ارواح المشايخ حاضرة تعلم يكفر من قال Yani; “Kim meşayihin ruhları hazırdır, yaptıklarımızdan haberdardırlar,” dese dinle ilişkisi kesilir.[4] Bu açıdan fıkh-ı ekber, en büyük ve en önemli ilim dalıdır. Bu makalemizde başta Rasul-i Ekrem olmak üzere ondan sonra gelen ulemanın tevhid fıkhına davetlerinden örnekler vermeye çalışacağız.

 Tevhid Fıkhının Önemi

Tevhid ilmi ilimlerin en faziletli ve şerefli olanıdır. Her iki dünyada kurtuluşun yegâne adresi ve olmazsa olmazıdır. Asla ihmal ve hata kabul etmez. Doğumdan mezara kadar devam eden hakikattir. Doğan çocuğun kulağına ezan ve kametin okunması, ölüm döşeğinde bulunana tevhid kelimesinin telkin edilmesi bundandır. Tevhid fıkhının önemi bağlamında İmam Şafii şöyle der: “Ümmetine helaya nasıl gidileceğini öğ­reten bir peygamber, nasıl olur da onları tevhid konusunda ihmal eder.”[5] İmam Razi de buna yakın bir mütalaada bulunarak şöyle der: Kur’an’da 600 civarında ahkâm ayeti dışında kalan tüm ayetlerin tevhidi işlediğini vurgulamaktadır.[6] Elmalılı Hamdi Yazır da şunları söyler: “Muvahhid Mü’min olmak için, Allah’a imandan evvel küfre tevbe etmek şarttır ve bu tevbenin şartı da tâğutları asla tanımamaya azmetmektir. Bu sûretle ‘Kim tâğutu inkâr edip de Allah’a iman ederse’ âyeti, ‘Lâ ilâhe illâllah’ kelime-i tevhidinin bir tefsiri demektir.”[7]

Günde defalarca okuduğumuz, “Allah’ım, ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz.” ayeti ile ”Rasul-i Ekrem’in, “Yardım istediğin zaman Allah’tan dile.”[8] Hadisi, tevhidin önemini özetler niteliktedir. Söz konusu ayet şu mesajı vermektedir: Allah’ım sadece sana ibadet eder, sadece senden yardım dileriz, senin verdiğine kimse mani olamaz, aldığını kimse veremez. Bizler her ne kadar kendi kabiliyet ve yeteneğimizle bir şeyler yapıyor görünsek de işlerin sonunu takdir eden, yardım talep edilmeye layık olan sensin.

Tüm Peygamberlerin ilk ve en önemli hedefi, dünyada şirk, küfür, nifak ve hurafeleri yok edip yeryüzüne tevhidi yerleştirmekti. Nitekim Kur’an konuyla ilgili olarak şunu der: “Biz senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: Gerçek şu ki, bundan başka ilah yoktur; onun için hep bana ibadet edin.”[9]

Rasul-i Ekrem’in Tevhid Fıkhını Öğretmesi

Rasul-i Ekrem, risaletin ilk 13 yılını tevhidi pekiştirmeye tahsis etti. Şirk karargâhı konumundaki Arabistan’ı tevhid kalesi ve merkezi haline getirdi. Cahilliye döneminde Arapların, Zat-ı Envât adında ağaçları vardı. Silahlarını onlara asar, etrafında dolaşır ve ona tazimde bulunurlardı. Hz. Peygamber’den bu geleneğin devamını istiyorlardı. Hz. Peygamber bu geleneğe son verdi.[10] Mekke’nin fethinde Hz. Ali’ye bütün putları yıkıp, yüksek kabirleri düzlemesini emretti.[11] Kendisine, “Allah ve sen dilersen” diyen Sahabiye: “Aman, aman! Öyle deme, beni Allah’a ortak mı kıldın? Allah diledi, sonra sen diledin de” buyurdu.[12]

Rasul-i Ekrem, idareci ve davetçileri görev yerlerine gönde­rirken özellikle; “Sizler kitap ehline gideceksiniz. İlk olarak onları “La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” (Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun elçisidir) gerçeğine davet edin. Bu gerçeği kabul ederlerse diğer vecibelere davet edin” talimatını veriyordu.[13] Hz. Peygamber’in biat esnasında Sahabeye “Allah’tan başka hiç kimseden bir şey istememelerini” şart koştu. Taif kabilesinin, Lat putu üzerine bina et­tikleri bir tapınakları vardı. İslâm’ı kabul ettiklerinde putlardan uzaklaşmak kendilerine çok ağır geliyordu. Bu nedenle Hz. Pey­gamber’den kendilerine bir ay müsaade etmesini talep ettiler. İd­diaya göre Taifliler, kadın ve çocuklarına da İslâm’ı kabul ettirmek istiyorlardı. İslâm’ı kabul etmeselerdi kendilerini putlarla korkuta­caklardı ve böylece de İslâm’ı seçmelerini sağlayacaklardı. Kabul etmemeleri halinde putların kendilerini çarpacaklarına inanıyorlardı. Ancak Hz. Peygamber böyle bir inancın yanlış olduğunu belirterek, isteklerini reddetti. Muğire bin Şube ve Ebu Süfyan’ı, tapınağı yık­makla görevlendirdi.[14]

 Ulemanın Tevhid Fıkhına Hizmet ve Davetleri

Rasul-i Ekrem’den sonra İslam Uleması da tevhid fıkhını öğretme ve şirkle mücadeleye devam etti. Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in Rıdvan Biatı’nı gerçekleştirdiği yerdeki ağacın, daha sonra insanlar tarafından kutsiyet atfedilmesi üzerine, kesilmesini em­retti. Gayesi, şirkin önüne geçip tevhidi pekiştirmekti.[15] Oğlu Ab­dullah da aynı faaliyeti devam ettirdi. Abdurrahman bin Avf’ın kabri üzerinde bir çadır görünce kaldırılmasını emretti ve şunu söyledi: “Bırakın, ameli kendisini gölgelendirsin.”[16] İlk dönem müçtehitlerinden Kadı Şureyh, şöyle der: “Kardeşim! Hiçbir ihtiyacını asla herhangi bir insandan dileme. Kim, herhangi bir insandan bir şey talep ederse, onun kul ve köleliğini kabullenmiş olur. İstekte bulunduğu kişi ta­lebini karşılarsa, ihtiyaç sahibini kendisine kul etmiş olur, yerine getiremezse, dilenen zelil ve mahcup olur. ”[17]

Tevhidi yayma öncülerinden biri de İbn Teymiyye’dir. İnsanların ilahlaştırıldığı, Allah’tan çok insan ve türbelere ellerin açıldığı, arzu ve taleplerin kendilerinden istendiği bir dö­nemde yaşadı. Ömrünü şirk ve ona giden yollarla mücadeleyle geçirdi. Günümüzde olduğu gibi, yaşadığı dönemde de helal ve haramı insanlar belirliyor, talep ve erzaklarının yatır­lar vasıtasıyla elde edilebileceğine, dünyanın kendileri tarafından sevk ve idare edildiğine inanıyorlardı. Örnek vermek gerekirse; Moğollar Şam’a girince çareyi Ebu Ömer’in kabrine sığınıp ondan yardım dilemede bulmuşlardı. Birbirlerine şu tavsiyede bulunuyorlardı:

Ey Moğollar’dan korkanlar!

Ebu Ömer’in türbesine sığınsanıza!

Oysa Hz. Peygamber’in vefatından sonra baş gösteren riddet hareketlerine karşı hiçbir Sahabi, Hz.Peygamber’in kabrine gidip de; “Ey Allah’ın Resûlü! Mürtedler her tarafı işgal etti, onları yok et, bizleri kurtar.” dememişti. Hz. Ebubekir ashabı topladı ve yılma­dan, çekinmeden onlara karşı savaş hazırlıkları yaptı. “Sağım soluma mu­halefet etse de Hz. Peygamber’in sünnetini ihya etmeye, İslâm top­raklarını savunmaya devam edeceğim.” dedi ve riddet hareketlerini etkisiz hale getirdi.

İbn Teymiye, Moğollara karşı savaştı. Beraberinde dönemin sultanı da vardı. Sultan, Moğol ordusunun çokluğunu görünce korktu ve paniğe ka­pıldı. “Ey Halid, yetiş! İmdat! İmdat!” dedi. İbn Teymiye şiddetli bir biçimde tepki gösterdi ve “Ey şu, bu yetiş,” diyeceğine, “Ey ceza gününün sahibi Allah’ımız! Yalnız sana ibadet eder ve senden yar­dım dileriz. Bize yardım et.” biçiminde dua etsenize.” dedi.[18]

Tevhidi yayma konusunda başarılı olan âlimlerden birisi de Abdulkadir Geylanî’dir. Geylanî, tevhid konusunda şu önerilerde bulundu:

a) Doğru-ya­lan Allah adına yemin edilmemeli.

b) Küçük-büyük hiçbir ihtiyaç insanlara arz edilmemeli ve onlardan asla istenmemeli. İnsanlardan bir şeyi isteyen izzetini zedeler.

c) Kimsenin malına göz dikmemeli, onlardan yarar ve zarar beklememeli.[19]

d) Fakirlik, insanlara el aç­maktır, zenginlik ise kimseye muhtaç olmamaktır.[20]

Geylanî zamanında insanlar, idarecilere ümit bağlamış, özellikle saray ve makamlarını ma­betler haline getirmişti. Geylanî, bunun önüne geçmek için ta­leplerin yöneticilere değil, Allah’a arz edilmesini istedi. Bu mü­nasebetle şunları işledi: “Ey insanlar! Güvendiklerinizin durumu, bü­yük bir zat tarafından idam edilmesi için ayak ve boynuna ip atıl­dıktan sonra ağaca asılan kişiyi andırır. Bu du­rumdakilerden bir şey beklenir ve korkulur mu? On­dan korkan deli değil de nedir?”[21] Geylanî, verdiği bu örnekle mahlûkata asla itimat edilmeme­sini belirtmiş oluyordu. Yani, insanlar acizdir, ne yarar ne de zarar verebilir­. Diğer bir vesileyle şunları der: “Sizler ya nefsinize ya paranıza ya da krallarınıza güveniyor­sunuz. Güvendiğiniz, zarar ve fayda umduğunuz her şey sizin Tanrınızdır. Ey ölü kalpliler! Ey sebepleri Allah’a ortak koşanlar! Ey çevre debdebesine tapanlar! Bunlar sizi Al­lah’tan alıkoymaktadır. Allah’tan başkasından zarar ve yarar bekle­yenler Allah’a değil, onlara kuldur. Ey Hak’tan yüz çevirenler! Ne zamana kadar eşyaya ve esbaba bağlanıp duracaksınız?”[22] “Ne hazindir ki kral­lar insanlar için Tanrı yerine geçti. Zenginlik, konfor ve imkân putlaştırıldı. Sizler faniyi “asıl” kıldınız. İnsanları Rezzak yerine koy­dunuz. Köleleri efendi, fakiri zengin, güçsüzü güçlü, ölüyü diri yerine koydunuz. Dünyanın zalim ve Firavunlarını takdis edip Allah’ı unuttunuz. Ey idareciler! Yönetiminizde, Allah’tan başkalarına iba­det edenleri andırdınız. Hürmet ettiklerinizi putlaştırdınız.”[23]

Geylanî, ölüm döşeğinde çocuğuna şu vasiyette bulunur: Evladım! Takvaya sarıl. Allah’tan başkasından korkma, O’ndan başkasından bir şey bekleme, tüm ihtiyaçlarını O’na arz et, O’ndan başkasına gü­venme, tevhidden ayrılma. Daha sonra da ölüm meleğine hitaben şöyle seslenir: “ … Allah’ım! Senden başkasından bir şey dilemiyorum. Sen dipdirisin, her dem varsın. İnsanları ölümle yakalayan Allah ne azizdir! ‘La ilahe illallah Muhammedun Rasûlullah/ Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (s) O’nun elçisidir.’ ” deyip, gözlerini yumar.[24]

Fıkh-ı Ekberi; yani tevhidi yayma konusunda Ahmed es-Serhindi’nin de faaliyet ve daveti dikkate şâyandır. Davet ve mücadelesini şirk ve onun her türlü uzantısıyla mücadeleye ayırır. Çağımız davetçilerinden Ebu’l-Hasan Nedvi bu < getirdi. Ekber Şah döneminde “ekber” lakabıyla Allah kastediliyor ve ibadet maksadıyla her gün ziyaret ediliyordu. Ziyaret esnasında kendi­sine secde ediliyordu. Bu çirkin hareket kimseyi ra­hatsız etmiyordu. Ekber Şah, tüm dinlerden topladığı bir takım hareket ve inançlardan oluşan derleme bir din ortaya koydu. Ismarlama dine göre herkes günde 1000 defa güneşi kastederek “cellet kudretühe (şanı yüce güneş)” ifadesini kullanmak durumundaydı. Müslümanları rencide etme gayesiyle kıbleye doğru ayak uzatmak zorunlu hale getirildi.[25]

İmam Rabbânî, bu duruma sessiz kalmayarak kol­ları sıvadı ve tüm şartlara rağmen faaliyetlerini devam et­tirdi. İmam Rabbani, Ekber Şah’ın Müslüman olacağından pek ümitli değildi. Veliahdı, Nureddin Cihangir’i İslâm’a kazandırmaya özen gösterdi ve başardı. Şah Nurettin İslâm’ı seçti. İnek kesim yasağını kaldırdı. Domuz etini yasakladı. Tapınaklar yerine camiiler inşa et­tirdi.[26] Meşayih ve Evliya türbelerine kesilen adakların, şirkin bir teza­hürü olduğunu ifade etti. Bu hareket ve geleneği cahiliye döne­minde, zararlarından korunmak için, müşriklerin cin ve putlara kes­tikleri adaklara benzetti. Ona göre yatıra oruç tutmak, adak kesmek, onlardan yardım talep etmek şirkin tezahürüydü.[27]

Tevhid öncülerinden ve davetçilerinden biri de Şah Veliyullah Dehlevî’dir. Dehlevi, davetinde Allah’tan başkasından bir şey dilemenin insan öldürmekten ve zina etmekten daha büyük bir günah olduğunu işleyerek şöyle dedi: “Her kim Ecmir (bir şehir ismi)’e gider, orada bulunan Solar Mesud’un mezarından bir şeyler talep ederse, zina ve katilden daha büyük bir günah işlemiş olur. Dehlevî, söz konusu eylemin cahiliye döneminde Lât ve Uzza putlarına ya­pılan ibadetin aynısı olduğunu söyledi.

Netice itibarı ile tevhid: itikadı, ibadeti ve hayatı Allah’ın boyasıyla boyamaktır. En büyük ve faziletli ilimdir. Hayat, inanç, ibadet, kültür ve medeniyetimiz onun üzerine kurulur ve onunla kaimdir. Buruk olduğu takdirde hiçbirinin anlamı kalmaz. Müslüman olmanın olmazsa olmaz şartı tevhidin net, saf, arı ve duru olarak kalbe yerleşmesi ile buna bağlı olarak insan hayatında, yani pratikte tezahür etmesidir.

Bu öneminden dolayıdır ki, başta Peygamberler olmak üzere tüm peygamber ve davetçilerin en önemli ve öncelikli görev ve vecibeleri “Fıkh-ı Ekber” yani tevhide davet olmuştur.

ABDULCELİL CANDAN

[1] Heytemî, el-Fethu’l- Mubin Şerhu’l-Erbeiin, s.174.

[2] el-Fetâvâ’l- Hayriyye,1/182.

[3] el-Fetâvâ’l- Hayriyye,1/182.

[4] İbn Nüceym, el-Bahru’r- Râik Şerhu Kenzi’d-Dekaik, Mısır, ts., 5/134.

[5] el-Hamis, Muhammed b. Abdurrahman, Usulu’d-Din İnde’l-İmam Ebi Hanife, Riyad, 1996, s. 23.

[6] Nakleden, Mahmut Abdulhalim, et-Tefsiru’l-Felsefi fi’l-İslâm, Mısır, ts, s.71.

[7] Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 2/871.

[8] Tirmizi, Kıyamet, 59.

[9] Enbiya, 21/25.

[10] Tirmizi, Fiten, 18.

[11] Müslim, Cenaiz, hadis no: 969.

[12] İbn Hanbel, Müsned, 1/ 214.

[13] Buhari, hadis no: 1496.

[14] Bkz. Emin, Ahmed, Zuamâu’l-Islah, s.16.

[15] Bkz. Kasimi, Cemaluddin, Mehâsinu’t-Te’vil, Beyrut, 1994, VI, 276.

[16] Buhari, Cenaiz, ayrıca,bkz Heyet Tarafından Hazırlanan el-Müntedâ, Riyad, 1999, s.10.

[17] el-Haşimî, Abdulmunim, Meşahiru’l-Kudât, Beyrut, 1988, s.48.

[18] Nedvi, el- Hafız İbn Teymiye, s.176.

[19] Geylani, el-Fehu’r-Rabbânî, s.23.

[20] el-Keylanî, Macid Arsean, Hâkezâ Zehere Cilü Selahiddin U.S.A. 1974. s.175.

[21] Nedvi, Ricâlu’l-Fikri ve’d-Daveti fi’l-İslam, 1/270.

[22] Nedvi, Rical, 1/272.

[23] Geylani, Abdulkadir, el-Feth er-Rabbânî, Beyrut, 1983, s.246.

[24] Nedvi, Rical, 1/ 266.

[25] Mevdudi, Tecdid, s.93-94.

[26] Nedvi, a.g.y.

[27] Nedvi, Serhendi, s.227-228.