“Şüphesiz, benim namazım,
kurban ettiğim
hayvanlar, hayatım ve ölümüm Âlemlerin Rabbi
Allah’a aittir. Hiçbir ortağı olmaksızın…
Müslümanların ilki olarak ben bununla
memurum.” (En’âm 6/162-163)

GİRİŞ

İnsanlar, tarih boyunca sebebini anlayamadıkları tabiat olaylarından, tabiatüstü olduğuna inandıkları varlıkların hışmından korunmak, onlara şükranlarını iletmek ya da günahlarının keffareti saymak gibi amaçlarla canlı cansız şeyleri onlara feda etmişler; boğa, sığır, kuzu, balık, tavuk, güvercin, kumru, at, hatta köpek ve domuz gibi canlıları ‘kurban’ ettikleri gibi çeşitli yiyecek içecek ve giyecekler de ‘takdim’ etmişlerdir. Kaynaklarda, bizzat insan kurban eden ‘medeniyet’lerden de bahsedilir… Hz. İbrahim’le birlikte bu geleneğin yok edilmesi yolunda büyük bir adım atılmışsa da Abdülmuttalib’in, sevgili oğlu -Hz. Peygamber’in babası- Abdullah’ı kurban etme teşebbüsü ve Hz. Ömer devrinde hâla Nil nehrine insan kurban edildiği çerçevesindeki rivayetlere bakılırsa, bu uygulamanın yer yer devam ettiği anlaşılmaktadır. İslâmiyet de ‘kurban’ ibadetinin ifa edildiği bir iklimde doğmuştur. Ancak bu ibadet tahrif edilmiş bulunuyordu… Allah adına değil, taş, ahşap, maden vs. heykellerle sembolize edilen varlık/şahıslar adına kesiliyor ve -dikilitaşlar üzerine serilen hayvanların zamanla ağırlaşan et, yağ ve kan kokularından başka- insanlara bir faydası dokunmuyordu. Nitekim Allah adına kesilen hayvanların etlerinden yenmemesi Kur’ân’da kınanmış; ne gibi bir gerekçe ile bu yola başvurulduğu sorgulanmıştır(En’âm 6/119). Mekke ortamında inzal edilen Kevser Sûresi’nde Hz. Peygamber’e kurban kesmesi emredilirken, aslında kurban ibtidaen emrediliyor değildi, yani yeni bir ibadet ihdas ediliyor değildi. Aksine, amacından sapan mevcut ‘ibadet’i rayına oturtmanın ilk adımı atılıyor; kurbanın ‘tamamen Allah için’ kesilmesi emrediliyordu. Aynı husus, yine Mekkî olan bir başka âyette şöyle vurgulandı: “De ki: Şüphesiz, benim namazım, kurban ettiğim hayvanlar, hayatım ve ölümüm Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Hiçbir ortağı olmaksızın… Müslümanların ilki olarak ben bununla memurum.” (En’âm 6/162-163) Hz. Peygamber bu emre şüphesiz Mekke’de de imtisal etmiş olmakla birlikte, asıl, Hicrî 2’den itibaren kurban bayramlarında kurban kesmeye başladı ve bu uygulamayı hiç terk etmedi.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Kurbanlık hayvan çeşitli özellikleri sebebi ile behîmetu’l-en‘âm, zibh, nesîke, hedy, kalâid, büdn ve takdime gibi isimlerle anılabilmektedir. Ancak bunlar ‘Allah rızası için kamu yararına feda edilen can’ anlamında birleşir. Buna karşılık, ‘kişinin Allah’tan başkası adına keserek, O’nun emrinden çıktığı hayvan’ fısk; bu amaçla kurban kesmek ise ihlâl olarak nitelenmiştir. Kurbanın vakti, ‘malum günler’ olarak nitelenen Zilhicce’nin 10., 11. ve 12. günlerine tekabül eden Kurban Bayramı günleridir. Kesim kuşluk vakti (duhâ) gerçekleştirilmekte olduğu için, kurbanlık, udhiyye (çğl. edâhî) olarak da adlandırılmış; kurban bayramına ‘îdü’l-adhâ denmiştir. Bu günler dışında insanın kendi kendine gerekli kıldığı kurbanlar da bulunmaktadır. Kurban etme eylemi ise kesmek/boğazlamak, kanını akıtmak, kan akıtarak temizlemek ve Allah’a yaklaşma amacıyla O’na bir şey sunmak kavramları ile ifade edilir.

KURBAN NEDİR?

Kurban kelimesi ‘hizmeti sayesinde krala yakın olan kişi’ anlamındaki kurbânu’l-melik ifadesinden gelir (Ragıb, el-Müfredât, “k-r-b” md.). Kurban, ‘sayesinde Allah’a yaklaşılan şey’ anlamına gelmekle birlikte, ‘malum ibadet amacı ile hayvan kesmek ya da kesilen hayvan’ anlamıyla terimleşmiştir. Kurban, ‘sevdiği’ yüce varlık için ‘sevdiği’ni feda etmek, kanını akıtmaktır. Fıkıh nokta-i nazarından; kan akıtma ya da cana kıyma / kan akıtma unsurunun bulunmadığı bir ibadete kurban değil, sadaka, iâne vs. denir. Yani, cana kıyma eyleminin bulunmadığı fedakârlıklar da birer yakınlık vesilesidir, ancak Kur’ân bunlar için ‘kurbân’ kelimesini değil kurbe kelimesini kullanmıştır. Kurbe ‘kişiyi Allah’a yaklaştıran her tür tutum, davranış ve eylem’i içerir. Kurban Bayramı dışında da kurban yükümlülüğü doğabilir; bu mükellefiyeti doğuran farklı sebeplere bağlı olarak kurbanın adak, akîka, tatavvû, şükür, kabir, ceza ve keffaret kurbanı gibi çeşitleri varsa da ‘kurban’ denince, ergen ve mukîm Müslümanların, Kurban Bayramı günlerinde belli bir zenginlik (85 gr altın) içerisinde bulunmak şartıyla Allah rızası için kestikleri kurban anlaşılır. Kurban, salt cana kıyma anlamı ile dinin temel ibadetleri arasında yer almaz; hatta ‘gerekli’liği de tartışmalıdır. Ancak İslâmiyet’in öngördüğü kurban; iman, tevhit, ittikâ / takva, ihsân, birr ve tezkiye/zekât gibi dinin en önemli ilkelerini bünyesinde barındırmaktadır:

(i-iii) Kurban her şeyden önce iman, tevhit ve takvadır. Çünkü kişi varlığına, birliğine inandığı Rabbi adına kesmekte; yegâne tanrı olarak tanıyıp benimsediği ‘Allah’a yaklaşmak ve O’nun azap ve gazabından kendini kurtarmak istemektedir (ittikâ). Kurbanlar kesilirken, Hz. İbrahim’in müşriklerle ilişkisini keserken (teberrî) söylediği  إنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَاْلأرْضَ حَنِيفًا وَمَا أنَا مِنَ الْمُشْرِكِي“Ben, samimi bir muvahhit olarak, varlığımı gökleri ve yeri Yaratan’a yönelttim. Müşriklerden de değilim!” (En’âm 6/79) beyanı tekrarlanmaktadır ki, iman ve tevhidin en açık ifadesidir. “Biz her ümmete bir kurban meşru kıldık; o halde, kendilerine Allah’ın nasip ettiği hayvanları malum günlerde keserken (sadece) O’nun adını ansınlar. Sizin tanrınız bir tek tanrıdır; o halde, sadece O’na teslim olun. (Rasûlüm!) Sen de mütevazı olanları müjdele.” ve “(Başkası adına değil) Allah adına kesilen hayvanlardan yiyin, şayet O’nun âyetlerine iman etmişseniz!” âyetlerinde (Hac 22/34; En’âm 6/118) de kurban bağlamında asıl tevhit ve iman vurgulanmaktadır. Kurbandan Allah’a ulaşan yegâne şey, kurban kesen kişinin takvasıdır; Allah’ın ne ete ne de kana ihtiyacı vardır; Allah sadece takva sahiplerinin amelini kabul eder (Hac 22/37; Maide 5/27). Kurban keserken gösterilmesi gereken bu dikkat ve özen, kurbanlığın Allah’ın sembollerinden(من شعائر الله) biri olarak görülmesi ile de alâkalıdır: “Her kim Allah’ın simgelerine saygı gösterirse, bu, şüphesiz kalplerin takvasından ileri gelmiştir (…) Bu iri cüsseli kurbanlıkları da sizin için Allah’ın simgelerinden kıldık.” (Hac 22/32, 36) Öte yandan, Yahudilere ‘düve’ kestirilmesi örneği de bu çerçevede anılmaya değer. Kur’ân’ın en büyük sûresinin, tevhit çerçevesindeki bir olayın kahramanı olan ‘bakara/düve’ ile alâkalı pasajdan (67-71. âyetler) hareketle adlandırılmış olması ilginçtir.

(iv-v) Yine bu bağlamda kurban eylemi bir şükür ve tekbîrdir; yani, Allah’ı en büyük varlık olarak tanıyıp O’nun verdiği nimetlere minnettar kalabilmenin ifadesidir(Hac 22/36-37).

(vi) Kurban salât ile de derinden ilişkili bir ibadettir. İnsanın Allah’a en yakın olduğu zaman secde hâli olup namazın ‘müminin miracı’ sayılması bu ibadetin insanı Allah’a ruhen/ manen yaklaştırması hasebiyledir. Ayrıca, kurban kesilirken de Allah’a dua edilmekte, tıpkı namazda olduğu gibi bir araya gelinerek sosyal ve siyasî dertlere derman aranmaktadır.

(vii) Kurban ile aynı zamanda nefislerin tezkiye edilmesi hedeflenmektedir. Hz. Peygamber, “Kestiğiniz kurbanlarla nefsinizi arındırın.” buyurmuştur (Tirmizî, Edâhî 1). Kurbanda hedef Allah’a yaklaşmaktır. Allah’a yakın olabilmek, O’nun sevgi ve rızasına erebilmek sadece kurbanın değil, ibadetlerin tamamının ortak gayesidir. Elbette, bu ibadetlerin zahirî/dış yönü değil, ifa edilirken taşınan halis niyet, arınma ve yaklaşma arzusu… Kasabın da yaptığı hayvan kesme işlemini kurbana çeviren, işbu niyet olduğundan, sırf şahsî protein ihtiyacını gidermek, kavurma yapıp ara sıra yemek vb. amaçlarla karışık niyetler kurbanın ruhuna uymaz.

(viii) Kurban kesen, yani Allah’a yaklaşmak için O’nun meşru kıldığı bir cana kıyan kişi, hem arzu ve ihtiraslarını hem de tutkuyla bağlandığı şeyleri O’na feda edebilmektedir. Yine, kesilen hayvanın gerekli şartları taşıması, birtakım eksik ve kusurlardan uzak olması gerekir. Çünkü insanlar ‘iyi’liğe (birr) ancak sevdiklerinden feda edebildikleri takdirde ulaşabilmektedir. Özünde iyi olanların bu ‘iyi’liklerini başkalarına da tattırmaları (ihsân) anlamına gelen kurbanda, insanlar; “… onlardan hem kendiniz yiyin hem de, kanaat edip istemeyene de, hâlini arz edip isteyene de yedirin.” (Hac 22/36) buyruğuna uyarak kestikleri kurbanın etinden hem kendileri yararlanmakta hem de başkalarına tasadduk etmektedirler ki bu yönüyle kurban ‘başkasını kendine tercih edebilmek’ demektir (îsâr).

Al-i İmrân Sûresi’nin (3) 183. âyetindeki ‘Ateşin yiyeceği/yakacağı bir kurban’ ifadesi, İslâmiyet’ten önce Tanrı’ya sunulan kurbanlardan insanların yararlan-a-madığını îhâm ediyor. Oysa İslâm’da kurbanın hiçbir şeyi satılmaz; ihtiyaç sahiplerine, akraba-i taallukata ve konu komşuya meccanen dağıtılır… Aslında, Allah’a da böyle yaklaşılmaktadır; Hakk’ın rızası halkın rızasında gizlidir. Allah’ın ihsan sahiplerini sevdiği ve O’nun rahmetinin, ihsan sahiplerine yakın olduğu bildirilmiştir; böyleleri Allah’ın inayet ve riâyeti altındadır. Yaptığı işi ‘Allah bilinci’ ile en güzel, en kaliteli bir şekilde yapan kişi, Allah tarafından sevilmekle kalmaz, insanlar tarafından da sevilir. Bu çerçevede kurbana ve çevreye de iyi davranılması gerekmektedir. Yani, hayvanı, rahatlıkla can verebilmesini sağlayarak kesmek ve kestikten sonra etrafı temizlemek…

(ix) Kurban-hac ilişkisi aşikârdır. Bu iki ibadet aynı günlerde ifa edilmekte; Zilhicce’nin 10’unda, hac menâsikinin ziyaret tavafı ile birlikte bitmesini müteakip kurbanlar kesilmektedir. Bilindiği gibi, aynı hac döneminde önce umre yapıp daha sonra hac için tekrar ihrama girerek hac merasimini ifa eden ya da ihrama girerken hac ve umreye birlikte niyet eden kişiler kurban kestiği gibi, hac gereklerinden birini yerine getirmeyen veya ihram yasaklarından birini çiğneyen kişiler de ceza olarak kurban kesmek durumunda kalmaktadırlar.

III. AMAÇ ALLAH’A YAKLAŞMAK

Tıpkı salât ve zekât gibi, kurban da gayesi esas alınarak adlandırılmış bir ibadettir. Ancak bu gayeyi ifade eden ‘Allah’a yaklaşma’ tabiri mecazîdir. Bir ismi de el-Karîb (Yakın) olan yüce Allah, insana her hâlükârda şahdamarından daha yakındır (Kâf 50/16). O halde, kurban vb. ibadetlerde daha özel bir yaklaşmadan söz edildiği açıktır: Allah’ın insana yakınlığı mekânla ilgili olmayıp, insanı sevmesi, ona lütfedip ihsanlarda bulunması, ona adeta akıtması demektir. Kulun Allah’a yakın olması da öncelikle O’nu sevmeyi gerektirir; Allah’ı sevmek ise O’na itaat ederek kendi iradesini O’nun iradesine tâbi kılmak demektir. Allah’a yakın bir kul, Allah’ın ilim, hikmet, merhamet, izzet, güç kuvvet vb. sıfatlarının çoğuna sahip olan kişidir; bu da cehalet, gazap, hafifmeşreplik, bedenî ihtiyaçlar gibi kirleri beşerî takat ölçüsünde izale etmekle gerçekleşir; bedenî değil, ruhanî bir yakınlıktır (Ragıb, el-Müfredât, “k-r-b” md.). İnsan, Rabb’inin ahlâkı ile ahlâklanıp O’nun güzel ism-i şeriflerini kendi varlığında ne kadar tahakkuk ettirebiliyorsa, O’na o kadar yakınlaşabiliyor demektir. “Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir adım yaklaşırım…” kutsî hadisinde (Buhari, Tevhid 5), işbu anlama dikkat çekilmiştir. İnsan bu ruhanî hâle erdiğinde Kur’ân’ın mukarreb dediği kişilerin arasına girer. Bu kelime Türkçe’ye ‘gözde’ ya da ‘has’ olarak çevrilebilir. (Allah’ın gözde/has kullarının özellikleri Furkan Sûresi’nin (25) 63-75. âyetlerinde dile getirilmiştir.) Şüphesiz bu, nâma tapulu daimi bir hâl değildir; söz konusu yakınlık, birtakım yanlışlar yüzünden kaybedilme riski ile karşı karşıyadır. İmam Matüridî’nin de belirttiği gibi, Kur’ân’ın müjde ve tehditleri, o hâl kişide devam ettiği sürece geçerlidir (Matüridî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, İstanbul 2007, nşr. Topaloğlu-Sülün, IX, 173); bir kez müjdeye nail olan ebediyen kurtulmuş olmayacağı gibi, ilahî ikaza/tehdide muhatap olan da ebediyen lânetlenmiş olmaz; tevbe ederek durumunu düzeltebilir.

Kurban en yüksek hâlinin, ‘Allah’tan başkası ile alâkanın kesilip gönlün tamamen sevdiği’ [c.c.] ile dolu bulunması’ olduğu söylenmekle birlikte (Tehanevî, Keşşaf, “k-r-b” md.), daha ziyade sufilerce öngörülen bu rütbeye ulaşmak hem imkânsız denecek kadar zordur hem -aslına bakılırsa- gerekli değildir. İslâm bir ruhbaniyet olmayıp müntesiplerinden dinî-dünyevî her şeye hakkını vermemizi ister; tıpkı Hz. Peygamber gibi… Yine, Allah’a yaklaşma adına dinin makâsıdı değil, teferruâtı, yani nafileler, daha fazla öne çıkarılmakta ise de bir kutsî hadiste “Kulum, Benim kendisine farz kıldıklarımdan daha sevimli hiçbir şey ile Bana yaklaşamaz” buyrulmuştur (Buhari, Rikâk 38). Ancak bu vurgulandıktan sonradır ki, nafilelerin insanı Allah’a yaklaştırdığına dikkat çekilmiştir. Şunu da belirtelim ki; Allah’a yakınlık kavramı, Allah’ın emir-yasak ve tavsiyelerine aykırı tutum ve davranışlardan uzaklaşmayı gerektirir. Her ‘iman’ nasıl aynı zamanda bir ‘ret ve inkâr’ ise (Bakara 2/256; Nisa 4/60) her yakınlaşma da bir uzaklaşmadır. Bir şeyler reddedilmedikçe imana erilemediği gibi, bir şeylerden uzaklaşılmadıkça da O’na yaklaşılamamaktadır.

İnsanı Allah’a yaklaştıran, ne malıdır ne de evlâdıdır; evlâtta iman ve amel-i salih bulunursa; mal da iman ve salâh uğrunda harcanırsa ne âlâ… (Bkz. Sebe’ 34/37). Bir peygamberin neslinden gelmek, falan hoca efendinin, feşmekân şeyhin ya da müftünün akrabası olmak insanı Allah’a yaklaştırmamaktadır. Allah’a toplum ya da millet olarak değil, ferdî olarak yaklaşılır; bu tür aidiyetler Allah katında geçerli değildir. Hiç kimse “Ben falanca ümmettenim, elbette Allah’a yakınım!” diyemez; dese de bu, kuruntudan öte gitmez (Bkz. Nisa 4/123-125). Sürekli vahye muhatap olan Yahudiler bile, atalarının peygamber olmasından da hareketle, ‘Allah’ın sevgili kulları’ hatta -mecazen- ‘oğulları’ olduklarını iddia ettiklerinde, Kur’ân’da kendilerine şu cevap verilmiştir: “Günahlarınız yüzünden size ne diye azap ediyor öyleyse?!”, “Madem O’nun diğer insanlardan farklı özel velîlerisiniz, haydi ölmek istesenize!” (Nisa 4/18; Cum’a 62/6)

Allah katında güç-kuvvet, mal mülk, güzellik/yakışıklılık, makam mevkî, servet ü sâman gibi insanlarca değerli görülen şeyler değil, güvenlik, barış, salâh, hak, adalet, hoşgörü, insan sevgisi, vazife, sorumluluk, özveri gibi şeyler geçerlidir. “Abdin Hakk’a takarrubu halk ile sulh olduğu miktardır.” Hakka hukuka riayet etmeyen, çevresi ile uyumsuz, insan sevgisinden yoksun, eşiyle dostuyla kavgalı, insanlarca sevilmeyen bir insanın Allah’a yakınlığından bahsetmek zordur. Hele, elinden, dilinden ve belinden insanların sâlim olmadığı, çevresindekileri can-mal-namus-akıl-inanç emniyetlerini ihlâl eden bir kişinin bırakın Allah’a yakınlığını, mümin ve Müslüman olduğu dahi söylenemez. Şüphesiz, bunu söyleyenler vardır, ama söyledikleri, ‘siyasî mülâhazalarla birtakım çevrelere atraksiyon yapmak’tan öte gitmemektedir. -Tevbe hakkı elbette bakidir.

KURBAN; İSTİSMARA MÜSAİT BİR ZEMİN

Kurban; yanlış anlamalara da son derece müsait bir zemindir. Çünkü insanlık Allah’a yaklaşma amaçlı çeşitli usulsüz davranışlar sergileyegelmiştir.

(i) Bazıları; kurban edilemeyecek canlıları kurban adı altında ‘katl’ederken, bazıları da kurban edilmeye müsait hayvanları Allah’tan başkası adına keserek murdarlaştırmaktadır (Bkz. Bakara 2/173; Maide 5/3; En’âm 6/145; Nahl 16/115).

(ii) Yine, tek tük de olsa, insan kurban etmeye kalkışanlar olabilmektedir. Dinî duyguların şiddetinden kaynaklandığı sanılan bu yanlış, esasen kişinin marazî/psikolojik rahatsızlığından ve cahilliğinden kaynaklanmaktadır. Ancak her Kurban Bayramı vaazında “Atamız İbrahim, Allah’ın emrini yerine getirmek ulvî gayesiyle bıçağı oğlunun boynuna vurur! Fakat Allah’ın işine bakın ki, bıçak kesmez. Hz. İbrahim; ‘Allahallah! Neden kesmez ki acaba, kesme özelliği mi yok bunun?!’ deyip bıçağı yanındaki taşa çalınca, taş ikiye ayrılıverir! Bıçağı ciğerpâresinin boynuna bir daha vurur, bir daha vurur, fakat nafile… Taşı bile ikiye bölen(!) o sert çelik, körpe bir boynu kesememektedir. Bunun üzerine, elinde bir koç ile Cebrail göklerden yanlarına süzülür ve…” diye anlatılan, gerçeklerle hurafelerin birbirine karıştığı kurban kıssası da bunu tetikliyor olabilir. Oysa Kur’ân bu kıssayı insan kurban etmenin Allah’ın bir emri olmadığı bağlamında anlatmaktadır (Bkz. Sâffât 37/100-111). Dinler tarihinde tevhit katarının lokomotifi sayılabilecek kadar önemli bir yeri bulunan Hz. İbrahim devrinde, insanlar, çevrelerinin de etkisi ile Tanrı’nın kendilerinden böylesine ağır bir fedakârlık beklediğini zannetmiş, hatta buna iyice kanaat getirmiş olabilirler. İşte, ‘Rahman Allah’, insanlardan asla böyle bir vahşet beklemediğini Hz. İbrahim örneğinde insanlığa anlatmıştır. Kur’ân’ın Hz. İbrahim ve oğlu bağlamında medhettiği teslimiyet, iman, sabır ve ihsan, bu iki kutlu insanın; bir rüyanın sübjektif yorumuna dayanarak Allah’ın emri zannettikleri bir hususta boyunlarını büküp ne kadar ağır olursa olsun o işi yerine getirmeye çalışmalarıdır. Yoksa Allah bir şeyi önce emredip sonra bundan vazgeçmiş olacaktır ki, O, bu tür ‘abes’lerden münezzehtir. İlahî kelâm bu tür değişikliklere kâbil değildir. Nitekim Hz. İbrahim, tevhit tarihinin ikinci büyük kilometre taşı olmakla birlikte, tıpkı kavmi gibi, ilkin gökcisimlerine perestîş edip yıldızları, Ay’ı ve Güneş’i tanrı addetmiş, fakat zamanla Allah vergisi akıl ve muhakeme gücüyle bunlardan soğuyarak tek tanrı inancına ulaşmıştır. [Gerçi, bu örnekte de Hz. İbrahim’in, sırasıyla yıldızları, Ay’ı ve Güneş’i hiç tanrı kabul etmediği, fakat bunları tanrı addetmenin saçmalığını kavmine göstermek için bu yolu denediğini (mümâşât) söyleyen müfessirler de vardır.] Allah Teâlâ, elçileri aracılığı ile insanlara gerçekleri işte böyle anlatmaktadır. Peygamber de olsalar, sonuçta kendi çağlarının ürünü olan ve asıl değerleri o çağ esas alındığında anlaşılacak olan ‘elçi’leri bu beşerî formattan çıkartıp ‘ilahî âlem’den ‘gönderilen’ ‘ilahî varlıklar’ gibi görmemeyi başarırsak, Allah’ın onlar aracılığıyla sergilediği bu tür canlı temsilleri daha rahat anlayabiliriz.

(iii) Allah’a yaklaşma amaçlı en yanlış tutum, belki de “Biz O yüceler yücesi varlığa ulaşamayız, O’nunla doğrudan ilişki kuramayız, isteyeceğimizi O’ndan direkt olarak isteyemeyiz, o halde O’nunla aramıza aracı tanrılar (şefaatçiler) koyalım” şeklindeki düşüncedir. Yani, şirk inancı… Kurbân kelimesinin, ‘hizmeti sayesinde krala yakın olan kişi’ manasına gelen kurbânu’l-melik ifadesinden türediği düşünülürse, konunun önemi daha iyi kavranır. Kurbân müfred için de çoğul için de kullanılmakla birlikte, çoğulu karâbîndir. Karâbînü’l-melik kralın nedimleri, has adamları demektir. İşte müşrikler, Allah’tan başka tanrılar edinirken onları ‘Tanrı’nın yakınları’ olarak mülahaza etmekte (Ragıb, el-Müfredât, “k-r-b” md.); bu varlıkların özellikle görünmez olanları ( ) ile O’nun arasında nesep ilişkisi ihdas etmekteydiler (Sâffât 37/158). Kur’ân, melekler ve İsa Mesih için bu tabiri mukarreb kelimesi ile değiştirmiştir. Ancak bu, ‘aracı tanrı’larla ilgili söz konusu edilen anlamda bir yakınlık değildir, herkesin elde edebileceği ruhanî/manevî bir ‘eriş’tir. İşte, Kur’ân’da “Allah’ın insana şahdamarından daha yakın olduğu”, “Allah’ın, kulu ile kalbinin dahi arasına girebileceği” bunun için anlatılır. Bunun için, “Kullarım sana Beni sorduklarında, Ben ‘yakın’ımdır; çağıranın çağrısına icabet ederim…” buyrulur ve ‘aracı tanrı’lara perestîş edenlerin bunlardan hiçbir yarar sağlayamayacakları Kur’ân boyunca defalarca vurgulanır. Hâsılı; İslâm’da bu tür şefaatçi tanrı inanışı bulunmamakta, kul ile Allah arasına hiç kimse -melek ve peygamber dahi- sokulmamaktadır.

(iv) Kurbanın temelinde fedakârlık olduğu, şehitlik -ve gazilik- de canın feda edilmesi ile ilgili bulunduğu için -ki canın feda edilmesi birinde hedeflenmekte, diğerinde ise sonuçlanmaktadır- bu iki kavramla ilgili bazı mülâhazalara yer vermek gerektiği düşünülebilir: Şehitlik -ve gazilik- kavramları son derece istismara müsaittir. Şüphesiz, insanın, canını ve malını uğrunda feda edebileceği ‘değer’lerinin olması büyük bir mazhariyettir; hatta insanlar, biraz da aşırı sevgiden, hemen kendilerini birilerinin yoluna kurban edivermektedirler. -Türkçedeki ‘kurban etmek’, ‘kurban gitmek’, ‘kurban vermek’, ‘kurbanı olmak’ gibi deyimleri hatırlayalım.- Ancak insanın en kutsal varlığı canı olduğuna, mal da canın yongası olduğuna göre, insanın canını ve malını kim için, ne uğruna feda ettiğine dikkat etmesi gerekir; fedakârlığın birtakım kuralları; şartları ve sınırları olduğu aşikârdır. “İslâm; hak uğrunda yani tevhit düzenini yaygınlaştırmak için canını ve malını feda ederek savaşmanın kutsal bir gaye olduğunu kabul etmiştir. İslâm’da şehitlik kavramının son derece tutarlı ve mantıklı bir fikrî temeli vardır: Şehitlik hem dinî hem de dünyevî gayeler için insanın kendi varlığını yok etmeyi göze almasıdır. Bu gaye uğrunda ölen bir Müslüman’ın ideali, yeryüzünde tevhide dayalı âdil bir idare kurabilmektir. Müslüman’ın nazarında her ferdin İslâm’ın yayılmasına ve dünyada tevhitçi bir düzenin kurulmasına hizmet edebilmek için ayaktakalması ve ilim ve amel örnekleriyle yabancı kültürlerin değersizliğini göstermek üzere çalışıp gayret etmesi gerekir. Bunun için, gerektiğinde bazı fertler gaza yaparken hayatlarını kaybedebilirler. Dinin yükselmesi, tevhit düzenini uygulayan İslâm ülkelerinin dengeli bir kalkınma modelini bütün dünyaya fiilen göstermeleriyle mümkün olur. İnsan bütün varlığını bu ideale hasrederek şahsî menfaatini hiçe saymak suretiyle şehit olur. Bu manada şehitlik cephelerde ölmeyi gerektirmez, fakat haksız egoizmin öldürülmesi anlamına gelir. Şehitlik kavramının bir kısım mutasavvıflarca çok iyi idrak edilen bu anlamı, maalesef tarihimizde genellikle ihmal edilmiştir. “Bütün mesele, hangi şartlar altında şehit olunacağının iyi anlaşılmasında düğümlenmektedir (…) Savaşın sonunda sapasağlam geri dönmek, savaşa girmek yerine vatanın kalkınmasında görev üstlenmek… bunları düşünmeye alışkın değildik.” (Âmiran Kurtkan Bilgiseven, Din Sosyolojisi, İst. Filiz 1985, s. 225-26). Böylece şehitler, fert olarak ölseler de cemiyet olarak dirilmektedirler. [Son zamanlarda moda haline gelen ve insanların haklı haksız ayrımı yapılmadan hunharca katledildiği intihar eylemlerini de bu istismar zemininde değerlendirmek gerekir.] Bu durumda, İslâm’ın öngördüğü şehitliği iyi kavramalı; sadece savaş alanlarında mücadele etmek değil, kendi benliklerimizle ve toplumu kemiren kurtlarla da mücadele etmek gerektiğini anlamalıyız; vatan uğruna, şimdiye kadar yaptığımız gibi, sadece tehlike zamanlarında hayatımızı değil, barış anlarında bütün şahsî ve zümrevî ihtiraslarımızı da feda etmeliyiz. Çünkü dinî, ahlakî ve estetik güzelliklerin bir müzesi olan vatan (taştan topraktan ibaret değil, Kur’anî değerlerden beslenen) millî kültürden ibarettir; “belli sınırlar dâhilindeki topraklar ise onun ancak zarfından ibaret olup asıl kutsallıkları da bu özelliklerinden ileri gelmektedir.”(Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, hazırlayan: Mehmet Kaplan, İst. 1990, s. 90).

SONUÇ YERİNE

İslâmiyet ‘kurban’ ibadetine aşina bir iklimde doğmuşsa da bu ibadet tahrif edilmiş bulunuyordu. Kevser Sûresi’nde Hz. Peygamber’e kurban kesmesi emredilirken, aslında kurban ibtidaen emredilmemişti, yani yeni bir ibadet ihdas ediliyor değildi. Aksine, amacından sapan mevcut ‘ibadet’i rayına oturtmanın ilk adımı atılıyor; kurbanın ‘tamamen Allah için’ kesilmesi emrediliyordu.

Kurban; ‘sevdiği’ yüce varlık için ‘sevdiği’ni feda etmek, kanını akıtmaktır. Fıkıh açısından, kan akıtma ya da cana kıyma / kan akıtma unsurunun bulunmadığı bir ibadete kurban denmez.

Kurbanda hedef Allah’a yaklaşmaktır; ama Allah’a yakın olabilmek sadece kurbanın değil, ibadetlerin tamamının ortak gayesidir. Tıpkı salât ve zekât gibi, kurban da gayesi esas alınarak adlandırılmıştır. Yüce Allah insana her hâl ü kârda yakın olduğuna göre, kurban vb. ibadetlerde daha farklı bir yaklaşmadan söz edildiği açıktır. İnsan, Rabb’inin ahlâkı ile ahlâklanıp O’nun güzel isimlerini kendi varlığında ne kadar gerçekleştirebiliyorsa, O’na o kadar yaklaşabiliyor demektir.

Şüphesiz bu, daimi bir hâl değildir; söz konusu yakınlık, birtakım yanlışlar yüzünden kaybedilme riski ile karşı karşıyadır. Kur’ân’ın müjde ve uyarıları, o hâl kişide devam ettiği sürece geçerlidir; bir kez müjdeye nail olan ebediyen kurtulmuş olmayacağı gibi, ilahî ikaza/tehdide muhatap olan da ebediyen lânetlenmiş olmaz. Allah’a yakınlık kavramı, Allah’ın emir-yasak ve tavsiyelerine aykırı tutum ve davranışlardan uzaklaşmayı da gerektirir. Her ‘iman’ nasıl aynı zamanda bir ‘ret ve inkâr’ ise her yakınlaşma da bir uzaklaşmadır. Bir şeyler reddedilmedikçe imana ulaşılamadığı gibi, bir şeylerden uzaklaşılmadıkça da O’na yaklaşılamamaktadır.

MURAT SÜLÜN