Türkçe konuşanlar salât’a “namaz” derler. Namaz, Farsça “ibadet” manasındaki nemaz’dan Türkçe’ye geçmiştir. Zira ilk Müslüman olan Türkler’in İslâmi kavramları öğrendikleri ortam, Fars dilinin etkin olduğu bir kültür evrenidir. Namaz’ın Kur’an’daki karşılığı salât’tır.
Salât, gerçek birçok-anlamlı kelimedir. Hem dildeki kullanımı hem de Kur’an’daki kullanımı çok-anlamlıdır. Salât kelimesinin dilde 18 kadar anlamı tesbit edilmiştir. Dilde çok-anlamlı olması doğaldır. Zira salât kelimesi, zaman içindeki yolcuğunun her durağında farklı anlamlar kazanmıştır. Bizce, otoritelerin kelimenin kökenini tesbitte ittifak edememelerinin sebebi de budur. Salât, ilk bakışta birbiriyle alakasız gibi duran kök anlamlara nisbet edilmiştir. Fakat eldeki dilsel malzeme yeniden bir tahlile tâbi tutulup yorumlandığında, birbiriyle alakasız gibi görünen tüm kök anlam tahminleri, “destek” ortak anlamında buluşmaktadır. Dua ve istiğfar eden, esasen “destek” talebinde bulunmuştur. İbadet, kişinin dinine ve imanına verdiği “destek”tir.
مقال العدد
ما هي الصلاة؟
مصطفى إسلام أوغلو
ترجمة: مروة داغستاني بارسيك
مقدمة
يسمي الأتراك الصلاة في لغتهم "ناماظ" وهذه الكلمة دخلت اللغة التركية من الفارسية نيماظ التي تعني "العبادة" ويرجع السبب في ذلك إلى أن الوسط الذي تعلم فيه أوائل الترك الذين دخلوا الإسلام المصطلحات الإسلامية كان وسطا ثقافيا واقعا تحت تأثير اللغة الفارسية. والمقابل القرآني لكلمة ناماظ التركية هو صلاة.
DENEME
NAMAZ VAKİTLERİ VE BİZ
Ahmet COŞKUN
Prof. Dr., Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi
Ahmet Haşim’in Gurabahâne-i Laklakan adlı eserindeki “Müslüman Saati” yazısı çok dikkatimi çekti. Bu yazı dolayısıyla, namazların beş vakte tahsisinin hikmetlerini düşündüm. Bundan bahsetmeden önce, bu meşhur edibimizin bahsi geçen yazısından bazı cümleler nakledeceğim.
“Saatten kastımız zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı.
İNCELEME
Namaz kelimesi dilimize Farsça ‘nemâz’dan iktibas edilmiştir. İslâm kültürü Türkler’e İran kanalıyla intikal ettiği içindir ki, dinî terimlerin çoğu Türkçe’ye Farsça’dan girmiştir. Biz konuyu elbette –Kur’anî bir kelime olan– salât çerçevesinde ele alacağız. ‘Salât’ın kavramsal çerçevesini çizip Kur’an’ın namaza bakışını netleştirdikten sonra, konuya Fıkhî, Tasavvufî ve Kelâmî yaklaşımlara değineceğiz.
Kur’an’da, namazla alâkalı tüm hususları ele alan bir salât sûresi bulunmadığı için, Kur'an'daki salât algısını araştıran kişi; salât ve türevlerini incelemek, ancak bununla yetinmeyip konuyu hem lâfız hem kavram hem de terim olarak ayrı ayrı ele almak durumundadır. Ek olarak; salâtın, aynı kavramsal çerçevedeki diğer kavramlarla ilişkisi, yani hangi kelimelerle eş-anlamlı, hangi kelimelerle zıt-anlamlı kullanıldığı da irdelendiği takdirde, kavram daha net anlaşılacak; Kur’an’da salâta hangi anlamın yüklenmiş olduğu ortaya çıkacaktır.
DEĞERLENDİRME
“Sana kitaptan vahyedileni oku ve namaz kıl,
şüphesiz namaz hayâsızlık ve fenalıktan alıkor;
Allah’ı hatırlamaksa en büyüktür.
Allah yaptıklarınızı bilmektedir” (Ankebût 29/45).
GİRİŞ
İNCELEME
NAMAZIN FIKHI
Vecdi AKYÜZ
Prof.Dr., Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi fıkıh hocası
NAMAZ KAVRAMI
Tanımı: İslâm Dini’nin kelime-i şehâdetten sonra, birinci şartı namazdır. Aslında Farsça bir kelime olan “namaz”ın fıkıh dilindeki ve Arapça’daki karşılığı “salât”tır. Fıkıhta namaz, “Birtakım şart ve rükünlerden meydana gelen ve tekbirle başlayıp selâmla biten özel söz (zikir) ve hareketlerdir (fiil).“ Namaz bu ikinci manasıyla Kur’an-ı Kerim’de birçok defa tekrar edilir. Bunların yirmi yedisi zekâtla birlikte geçmektedir.
HİKÂYE
Hapishane imamı, Pennsylvania – Amerika
"Ve onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine sadakat gösterirler. Salâtlarını (tüm dünyevi kaygılardan) uzak tutarlar. İşte varis olacak olanlar böyleleridir (Müminûn 23/8-10).
Namaz, gözün nurudur Nebevi dilde… Gözün nuru, gözbebeği… "Kişi ile şirk arasında namaz vardır" der hak Nebi… Namazı dik olanın kulluğu da dik olur belli ki… Namaz, onun için dinin direği… Namaz, aslında bir aşk âyini… O, ruhun tezkiyesi… Yüreğe libas giydirme işi…
Kıyam, bir esas duruş ve tevbe hali... Kusurluyum ve kusurlarıma meydan okuyorum der kıyamdaki kişi... Kıyam, kusursuz olan Rabb’e yürüyüşün ismi... "Subhanallah" tesbihinin eyleme dönüşmüş şekli... Rukû, itaatin doruk noktası... Aklın, vicdanın ve fıtratın, aşkın olan Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyeti... Kulun âciz ve güçsüz olduğunu idraki... Aşkın olan Allah'ın tüm acziyetten münezzeh ve müberra olduğunu kabul etme hali... "Allahuekber" tesbihinin fiili şekli... Secde, aşkın zirvesi... Sen Rab’sın, ben kulum deme hali... Kulun muhtaç olduğunun idraki... Ben muhtacım ve muhtaç olan varlığa kulluk edemem deme hali... Bedenin inişi ve ruhun yükselişi... Saf ve ulvi olan aşkın zirvesi... "Ben haddimi bildim" idraki... Ve oturuş, bir miraç hali... Namaz yolculuğunun tadını çıkarma demi... Said Nursi’ye göre "İbadetin manası odur ki, kişi kendi kusurlarını, aczini ve fakrını görüp, Kemâl-i Rububiyet’in, Kudret-i Samedaniye’nin ve Rahmet-i İlahiye’nin önünde hayret ve muhabbetle secde eder.
Namaz Gönüllüleri Platformu Üyeleriyle Söyleşi
F.GÜNGÖR, M.BAYKUL, M.AYDIN
Diyarbakır’da, İzmir’de, Aydın’da, Bitlis’te, Ağrı’da, Ankara’da, Mersin’de, İstanbul’da, Fransa’da, Hollanda’da, Almanya’da ve daha birçok ilde, ilçede, ülkedeler… Onlar, ümmetin ahvalini kendilerine dert edinmiş, kendi imkânlarıyla coğrafyanın dört bir yanına dur durak bilmeden, seccade taşıyan üç beş ciğeri yanık adam… Günlük meşgalelerini bir kenara bırakıp dünyevî bir menfaat gözetmeksizin karış karış gezerek “dinin direği” namazı susamış kitlelere anlatıyorlar. Dünyanın çetrefilli meşgaleleri arasında namazla arasını açmış, unutmuş veya terk etmiş topluma, minarelerden, beş vakit semayı şereflendiren sadaya dikkat çekmek için çabalıyorlar, amaçları ise -Cemil Tokpınar’ın ifadesiyle- onlar gibi olabilmek; “Hayat arası namazdan, namaz arası hayat” çizgisine ulaşabilen güzide yıldızlar gibi; Sahabe efendimiz gibi…
DENEME
Gençliğinden beridir Rabb’iyle namaz randevusuna çok dikkat eden ve şu anda yetmiş altı yaşına ermiş bir dostum var. O, güne sabah namazından bir-iki saat öncesinden başlar, titiz bir abdest alır. Peşinden uzun uzun Kur’an okuyarak Rabb’iyle konuşur. Son namaza yetişecekmiş gibi koşarcasına camiye gider. Camide seçtiği yer hep imamın tam arkasıdır. Namaz kılındıktan sonra herkes camiden çıkar ama o, huzur-ı ilâhiden ayrılmak istemez, camide kalır. Sünnet olan namazları kılar, eline tespihini alır, okur ve derin bir tefekküre dalar. Birkaç saat sonra yavaş yavaş yürüyerek eve gelir, kahvaltı hazırsa yapar, değilse hazırlanana kadar ya eve gelen talebelerine Kur’an öğretir ya da küçük bahçesine iner, çalışmaya başlar. Bu arada gelen talebeleri varsa derslerini de oracıkta verir. Kahvaltı yaptıktan sonra, üzerine çok yorgunluk çökmüş ise, yan tarafı üzerine toplanır ve biraz kestirir.
DENEME
İslâm tarihinde “Hüzün Yılı” olarak anılan hadise, Peygamber Efendimiz’in (s) risalet vazifesini aldığında kendisine ilk inanan hanımı Hz. Hatice’nin ve ardından Mekke müşriklerine karşı kendisini koruyan amcası Ebu Talib’in vefat ettikleri yıla verilen isimdir. Mekke müşriklerinin azgın saldırıları karşısında biri ilk eşi ve hayat arkadaşı, diğeri yetimliğinden itibaren kendisini koruyup kollayan amcasının vefatı Efendimiz’i derinden etkilemişti. Bu hüzünlü durumda iken Allah Resulü (s), bir gece vakti Kâbe’yi ziyaret etti. Oradayken Hicr’de uyudu. Uyurken Cebrail geldi ve birlikte Mescid’in kapısından çıktılar. Burak adı verilen binek ile göğe yükseldiler ve Sidret’ül Münteha’ya (en son sidr ağacı) kadar vardılar. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Meçhul bir parlaklığın çevresini sarıp kuşattığı sidre ağacının başında. [Dikkat edin,] göz ne kaydı, ne de (başka yöne) çevrildi: ve o, gerçekten Rabb’inin en muhteşem sembollerinden bir kısmını gördü” (Necm 53/16-18).